30 Eylül 2009 Çarşamba

kış güneşi

İlgili aramalar: müzik - tarkan kış güneşi -  tarkan -  kış -  güneşi

AŞK BİR GÜNEŞE BENZER...AŞKI OLMAYAN KİŞİ MİSALİ TAŞA BENZER


Mevlana'ya sormuşlar "Aşk nedir?" diye, "BEN OL DA BİL"diye cevaplamış soruyu.
Bu resmi görünce aşk bir güneşe benzer şiiri geldi aklıma, daha önce yayınlamıştım.Bu nedenle bir başka şiir var bugün:

Seni Saklayacağım

Seni saklayacağım inan
Yazdıklarımda, çizdiklerimde,
Şarkılarımda, sözlerimde

Sen kalacaksın kimse bilmeyecek
Ve kimseler görmeyecek seni,
Yaşayacaksın gözlerimde

Sen göreceksin, duyacaksın
Parıldayan bir sevi sıcaklığı
Uyuyacak, uyanacaksın

Bakacaksın, benzemiyor
Gelen günler geçenlere,
Dalacaksın

Bir seviyi anlamak
Bir yaşam harcamaktır,
Harcayacaksın

Seni yaşayacağım, anlatılmaz,
Yaşayacağım gözlerimde;
Gözlerimde saklayacağım
Bir gün, tam anlatmaya
Bakacaksın,
Gözlerimi kapayacağım
Anlayacaksın

ÖZDEMİR ASAF

****Şiir ve resim için dertsiz çobana teşekkürlerimle...

29 Eylül 2009 Salı

YENİ BİR SAYFADA SANA BAKMAK...



"Kusura bakma sevgilim,
Heybemde sana benzeyecek kadar güzel bir şey yok..."
yılmaz erdoğan

28 Eylül 2009 Pazartesi

Bİ CAN Bİ CANI SEVSE ALEMİ SANCI TUTARMIŞ...



İçimdeki sesle uyandım bu sabah .
Naif bir müzik, büyüleyici durulukta bir ses...
Sancıyan kelimeler...Aşk diyordu uzun uzun...
Uzun uzun yıllardan sonra çıka gelmişti bu şarkı içimin koylarına güçlü bir dalgayla.
Bi can bi canı sevse alemi sancı tutarmış derler ya...
Unutmak diyordu...Umutlanamazsın diyordu...Yüreğin fena halde çırpınır kendi derdine,göze alsan olmaz, aşka gönül doymaz seven kalbi susturamazsın diyordu usulca...
Şairlere uğramalı dedim sonra...Gereksiz yazıların kapısını çaldım halimi tanımlar diye nasılsa ...
O da böylesi bir sabaha uyanmış
Kapak yaptım cümlesini buraya
"Bu sabah kendime yenik uyandım" diyordu gereksiz adam da.

27 Eylül 2009 Pazar

PAZAR İÇİN GÜZEL BİR ÖYKÜMÜZ VARRR...


:: T E R K ::

Bir adım attım.
Önce şirketteki işimi bıraktım. Sabah eşim, 'ayol yine geç kalacaksın, hadi uyan artık' diye dürtüklerken 'evet' dedim kendi kendime, 'uyanmalıyım.' Uyandım ve, 'artık işe gitmeyeceğim' dedim. Eşim, sıradan bir saçmalığım olarak gördü bunu. Uyandığımdan emin olunca mutfağa gitti. Kalkıp elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltı masasına oturdum. Bugün, ömrümün miladı olacaktı.
Eşim söylenerek çıktı.
Kapı çaldı. Açtım, kapıcı. Gazeteleri uzattı. 'Hasan efendi bayii ile konuş, aboneliğimizi kessin. Artık gazete istemiyoruz' dedim.
Gazeteleri götürüp mutfaktaki çöp sepetine attım.
Bundan böyle gazete okumayacağım.
Onları da bıraktım.
Dişlerimi fırçalamak üzere banyoya gittim.
Sakallarım uzamıştı. 'Hayır' dedim, 'traş da olmayacağım, onu da terkediyorum.'
Dişlerimi fırçalayıp, giyinmek üzere yatak odasına girdim.
Gardrobu açtım. Onlarca takım elbise, gömlek, gravat. Madem işe gitmeyeceğim, o halde sıradan, rahat giysiler giyinebilirim. Balıkçı yaka kazak ve keten pantolon. Evet hepsi bu kadar. Salona döndüm. Sehpadaki televizyon kumandasına uzandım. 'Hayır' dedim, 'televizyon da yok. Onu da bırakıyorum.'
Telefon çaldı. Sekreter arıyordu. 'Efendim hatırlatmamı istemiştiniz, bugün havaalanına Hayri beyi karşılamaya gideceksiniz. Bir de Sevinç hanım aradı, randevuyu saat ondörde alabilir miyiz diye sordu.'
'Hayır' dedim, 'havaalanına gitmeyeceğim. Sevinç hanımla da randevuyu iptal edin. Bugün işe gelmiyorum.'
'Ama efendim...'
'Tamam Mehtap hanım, gelmiyorum tüm görüşmeleri iptal edin...'
Kapadım telefonu. Fişini çektim. Cep telefonumu kapattım. Çöp kutusuna attım. Döndüm odamdaki komidini açtım. Cüzdanımı çıkardım. Üç kredi kartı. Nüfus cüzdanı. Sekiz tane mağaza kartı. Vesikalık fotoğraflar. Vergi numarası kartı. Hastanelere kayıt numarası kartı. Telefon defteri. İki telefon kartı. Kimlik kartı dışında ne varsa attım. Bu muskalardan kurtulmalıydım. Attıkça hafiflediğimi hissediyorum. Bir bağı daha kopuyor. Bir bağ daha bir bağ daha...ne çok bağım var. Komidinin alt çekmecesinde tapu senetleri. Sözleşmeler. Vekaletnameler. Yüzlerce evrak. Tümünü attım. Büyük bir ses duydum. Büyük bir taş suya düşmüş gibi. Boş bir ses. Boşaltan bir ses. Gardrobun bir bölmesi çantalarıma ait. Onları da attım. Attıkça çoğalıyorlar sanki. Evim evrak, kart, çanta ve not doluydu. Ne çok şeyim vardı. Onlarsız, biri olmaksızın bile yaşayamayacağımı düşünüyordum.
Bu düşünceye de veda ederek evden çıktım.
Arabanın anahtarını karşıdaki çocuk parkının baktığı vadiye doğru fırlattım.
Yürüdüm.
Tuhaf bir şey...Terkettiğim her şey önce bir korku ve kaygı veriyor, ardından beni hafifletiyordu. Yorulana değin yürüdüm. Gara yaklaşmıştım. Acıkmıştım. Simit aldım. Bugün bir yolcu olduğumu ilk kez hissediyordum. Uzak bir kente bilet aldım. Trene iki saat vardı. Bekleme salonuna geçtim. Gözüme ilk ilişen boş banka oturdum. Karşıdaki bankta orta yaşlı bir adam uyuyordu. Yanında eşi olduğunu sandığım bir kadın uyukluyordu. Bakışlarımla taradıkça ne çok yolcu görüyordum. Bir yola koyulma isteğindeki (zorunluluğu mu demeliyim?) herkes buradaydı. Genç bir kadın çocuğun altını değiştiriyor...Eşi bebeği oyalıyor. Arkadaki bankta kalın gözlüklü yaşlı bir adam bir bulvar gazetesini evirip çeviriyor. Bekliyoruz. Kalktım. Garın içinde dolaşmaya başladım. Yıllar olmuştu trenle seyahat etmeyeli. Öğrenciyken sürekli trenle gidip gelirdim memlekete. Bugün aynı şeyi yapan öğrenciler görüyorum. Herkes biryerlerden geliyor, bir şeylere gidiyor. Gittiğimiz yere ilişkin bilgimiz yok gibi...Kendimizi bizi taşıyan şeye bırakıyoruz. O artık trenlerin geliş kalkış ve tehir saatlerini bildiren dev bir digital pano var. Öğrenciliğimizde yoktu. İki de bir gidip bilet satan adamın sinirlerini zorlardık. Afederseniz mavi tren kaçta kalkıyor? Adamcağız binlerce kez söylüyordur bunu. Tehirli efendim. Kaç saat? Belli değil efendim. Fazla münasebetsizse, tehir nedeni nedir? Ananın hörekesidir. Teknik bir arıza efendim, çözülünce anons edilecek zaten. Bir yolcuyum, bu konakta niçin bunca bağla bağlanıyorum? Bekleme salonuna dönüyorum. Bir sinir harbi herkeste. Bekliyorsunuz. Duvarda devasa bir saat. Yarım saatte bir kilise çanı gibi bağırıyor. Salonun sabırsızlığına düşüyor. Herkes kendisiyle öteki arasındaki binlerce sesi dinliyor. Dinlemek istemiyor belki. Ama dinliyor. İki kapısı var. Çiftkanatlı. Biri girince gıcırdıyor. Birkaç kez tekrarlanıyor ses. Eriyor sonra. Her seferinde biraz daha az gıcırdıyor. Biri giriyor biri çıkıyor. Eşikler aşınmış. Zemin mermerden. Özellikle eşikler çok törpülenmiş. Bir tren gelecek sizi alıp götürecek. Bekliyoruz. Herkesin kulağı anonsta. Adam uyanıyor. Kadına birşeyler söylüyor. Yolculuğu birlikte yapıyorlar. Kadın poşet torbadan gazete kağıdına sarılmış bir şey çıkarıyor. Yarım ekmek bu. İçinde köfte olmalı. Adama veriyor. Adam yarısını koparıp kadına uzatıyor. Adamın dişleri takma gibi. İyice öğütüyor lokmasını. Kadın bu kez poşetten bir termos çıkarıyor. Onlar lokmaları yuttukça farkında olmaksızın yutkunuyorum.
Bir anons düşüyor salona. Boğaziçi ekspresi az sonra istasyonumuzda olacaktır. İstanbul'a gidecek olan yolcuların...Gerisini duymuyorum. Bir hareketlenme oluyor. Uyuklayanlar toparlanıyor. Çantası poşeti valizi olanlar toparlıyor. Çocukların hırkası yeleği giydiriliyor.
Yeni bir durağa uğramak üzere ayaklanıyoruz.
Tren yanaşınca bir telaş, bir koşuşturmaca.
Yerimi bulup oturuyorum. Hiçbir şeyim yok yanımda. Bir cüzdanım bir kartım ve yetecek kadar param.
Nereye gidiyorum?
Bilmiyorum.
Sadece bir yolcuyum, yolum nereye gidecekse, bineğim nereye götürecekse oraya gideceğim.
Tren kalkıyor, uğurlayanlar el sallıyor, şairi hatırlıyorum, 'tıpkı el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler/ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının' diyor. Onun gırtlağına bir bıçak gibi sevgilisi dalıyordu, benim şimdi kanım donmuş. Donmuş kanım attığım her bağla birlikte çözülüyor. Tren ilerledikçe, şeyler flulaşıyor. Onlardan nasibim bu kadar demek ki. Onlar beni bilmiyorlar. Bana bakmıyorlar. Ben onları kalbime almışım, onları bırakıyorum. Onları bıraktıkça kendim kalıyorum. Beni çok artırmış olmalılar. Şimdi azalıyorum. Gittikçe yol uzuyor, şeyler gözden yitiyor, onlar bir varmış bir yokmuş şimdi. Gözlerime değip geçiyor değmeyip delip geçiyor. Onlar olmaksızın nasıl hafifliyorum. Onlar beni çok ağırlaştırıyorlar. Yüreğime bakıyorum: Ne kadar ağır. Ne çok şey var içinde. Onları birer birer atıyorum pencereden. Atılınca buharlaşıyorlar. Onlar yok gibi varlar. Varla yok arası. İçime yerleşince var oluyorlar. İçimin izbelerinde ne kadar korku, kuşku, kaygı ve tutku varsa atıyorum. Onları birer birer atıyorum. Onları attıkça şeylerim azalıyor. Ne çok eşyam var. Çantalarımı, valizlerimi, torbalarımı, poşetlerimi atıyorum. Klasörlerimi, dosyalarımı atıyorum. Telefonlarımı kimliklerimi atıyorum. Ayakkabılarımı giysilerimi onlarca yüzlerce gömleğimi çorabımı atıyorum. Ne çok giysim var. Ne çok kimliğim var. Ne çok kişiyim ben? Ne kadar çokum? Ne kadar artmışım. Onları birer birer atıyorum. Onlardan tümüyle kurtulmalıyım. Kooperatif üyeliklerimden, tapu senetlerimden, bonolardan, çeklerden, banka hesaplarından kurtulmalıyım. Üyeliklerim ne kadar çok. Ticaret odası, kangal ve köylerini yaşatma derneği, ekonomik ve sosyal araştırmalar vakfı, elektrik su telefon digitürk abonelikleri, işveren sendikası, kütüphane, mülkiyeliler birliği...aman Allahım onlarca üyeliğim var. Bu iyelikleri bırakmalıyım. Onları terkediyorum. Oralarda tanıdıklarımı bırakıyorum. Ne çok kartvizit var. Binlerce kartvizit var çekmecemde. Onları atıyorum. Onları attıkça içimde bir yer boşalıyor. Onları atmam lazım. Orayı boşaltmam, arındırman gerek. Orayı hazırlamalıyım. Kendimi azaltmalıyım. Sadece kendim kalmalıyım. Kendim olmak üzere gidiyorum. Tren bir istasyonda duruyor.

Bir adım daha atıyorum.
Bu ikinci durağım. Burada inince kuş gibi hafiflediğimi görüyorum.
Şimdi kendime daha yakınım. Kendime bakıyorum, daha berrak görünüyorum.
İçime bakıyorum, gideceğim yeri tutkuyla seviyor. O sevgiden kurtulmalıyım.
Onu söküyorum. Tırnaklarımla onu kazıyorum. Canım çok yanıyor. Onu bırakmak istemiyor içim. İçimi kazıyorum, o tutkuyu terketmeliyim. Onu kazırken içim kanıyor. Kanıma bakıyorum ne kadar çok şey var. Kanımı akıtmalıyım. Akıtıyorum. Aktıkça rahatlıyorum. İçimde gideceğim menzile ilişkin ne varsa akıyor. Aktıkça içim hafifliyor.
Tren kalkıyor biniyorum.
Yeni bir durağa kadar içimi boşaltmalıyım.
Tren giderken, pencereden bakınca, zamanın nesneleri eskiterek aktığını görüyorum. Zamanın içine bakıyorum. Onda bir taş görüyorum. Taşın kalbine bakıyorum. Ondan fışkıran bir ırmak görüyorum. O ırmağı izliyorum beni toprağa ulaştırıyor. Toprağın içine giriyorum. Orda bir ağaç görüyorum. Ağacın dallarını izleyerek çıkıyorum. Hava denizine dalıyorum. O denizde bir ada buluyorum. O adaya çıkıyorum. Orda üzerimdeki ekleri atıyorum. Hiç iyeliğim kalmıyor. Eklerimi attıkça köküm beliriyor. Köküm toprakta, toprağın derinliklerinde. Bir kayaya rast gelmiş onu delmiş köklerim, kılcal uçlarım taşı kolayca yarıp geçmiş, onu toprağa dönüştürmüş. Büyük bir haşyetle taş yarılmış göğsünden.
Ona bakınca kendimi görüyorum.
Taştan daha katıyım göğsümü yarmalıyım.
Göğsümü yarmalıyım içimdeki ırmağı özgür bırakmalıyım.
İçimi açıyorum ışığa. Işık eritiyor taşımı. Yarılıyorum. Eriyorum içim kalmıyor.
Ben çekiliyorum aradan, onu özgürleştiriyorum.

Tren yeni bir durağa geliyor. Bir adım daha atıyorum.
İçimde bir istek yok, arzularımdan kurtuldum.
Tutkularımı terkettim bir engelim kalmadı.
Tren hareketleniyor son durağa doğru hızla koşuyor.
Burası son değil, buranın sonu yok.
Bu yolculuğun sonu yok görüyorum.
Terkedecek bir şeyim kalmadı diyorum kendi kendime.
İyi bak diyor bir ses bir engelin var.
Bakıyorum hiçbir şeyim kalmamış.
Ona dikkatle bak diyor bir ses o bir engele dönüştü.
Bir şeyim kalmadı terkettim iyeliklerimi eklerimi.
Hayır diyor ses ona bir kez daha bak.
Ona hiçbir şeyim olmaksızın bakıyorum onu nasıl göremem?
Onu göremiyorsun çünkü şeyleri terk sende bizzat bir engel haline geldi.
Terk?
Evet terk. Onu da terketmelisin.
Bırakıyorum onu, onu da terkediyorum. İçimde dışımda hiçbir fazlalık kalmıyor.
Onu bırakınca sadece kendim kalıyorum.
Sadece özüm.
Şimdi özden ibaretim.

sadık yalsızuçanlar

kaynak:http://www.sadikyalsizucanlar.net/eskisite/turkce/guzeran/oykuler/terk.html
Neden kıs kıs gülüyorsun?
Sadık Yalsızuçanlar - 27.09.2009 15:16


not:güzel bir yazı, dualarımız seninle illegalizma...yolun açık olsun ...terk ettiklerinden daha iyileri seni bulsun...
illegalizma

26 Eylül 2009 Cumartesi

istek üzerine...elbet bir gün buluşacağız...

İlgili aramalar: amatör - elbet bir gün.. -  sevgi -  aşk -  arkadaş

ZÜLEYHANIN YUSUFA MEKTUP YAZMASI
Yusuf” yazdı Züleyha,sayfanın ortasına.Hala hitaptaydı kalemi,bir satır ileri geçemedi.
Bir satır ileri geçsem hitaptan,dedi,yanacağım.Ses verdi içinden bir ses:”Yan o zaman,yan o zaman!”
Züleyha devam etti:
“Ah benim Yusuf’um,ah benim,ah/senim,dedi,başka bir şey diyemedi.”
Züleyha Yusuf’a bir mektup yazmaya başlayınca “Yusuf “diye başladı,”Yusuf ” diye bitirdi.Gördü ki hitaptan öteye geçemedi.Anladı ki aşkın namesinde ser-nameden öte kelam yok.Ve Züleyha’nın lügatinde “Yusuf”tan öte sözcük yok.
“Yusuf,dedi,kelamım artık sende hükümsüz.Ama kelamımın hükümsüz kaldığı bu yerde beni küçümseme.Bil ki kelamdan da ötede sadece ah var,ah ki dünya onun üzerinde durur,gökkubbe onun hararetiyle döner..”
Züleyha’nın gülümsemesi
“Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dalları işlenmiş tahtırevanıyla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.
Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.
Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.
Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub, “Züleyha…” dedi, “sevindir beni!” Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.
Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.
“Züleyha…” dedi, “Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.”
Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi.(…)
Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.
O günden sonra Mısır’ın lisanına “sadaka vermek” anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.”Nazan Bekiroğlu-Yusuf ile Züleyha Kitabından

(Mehmet Adin'inin aşkikubra.blogspot adresinden alınmıştır.Teşekürler)

25 Eylül 2009 Cuma

AL AŞKINI, VER BENİ...


Güzel bir kitap...

"Aşk, insanın hallerinden bir haldir ve bu dünyaya gelişindeki o saf, yalın haline doğru bir sıçrama imkanıdır. İnsanın yaşamında üç şey habersiz gelir: Doğum, ölüm ve aşk. Nasıl doğumla yeni bir aleme geliyorsak ölümle de yepyeni bir alemin kapısını aralıyoruz. İşte bu iki sessiz belirsizliğin arasında, insanı kayıtlı ve sınırlı olduğu yatay düzlemden aşkın olana doğru yükselten bir imkandır aşk. Aşk, tüm bağları yıkarak kendi bağlarını kurar. Acısı süreklidir, paylaşılamaz ve sürekli çoğaltır kendisini. Aşk sırlardan bir sırdır, belki Sırların Sırrı'ndan bir haberdir. 'Al Aşkını Ver Beni' diyen, Sevgili karşısında, aşk uğruna kendi kişisel algısını sildiği için pişmandır ve 'ben'ini geri istemektedir. Oysa aşktan önceki ben'in yerinde artık yeller esmektedir. Aşkla birlikte o ben gitmiş, yerine yepyeni bir benlik gelmiştir."



Bridget Jones’s Diary Soundtrack - Love

Love, I am so different
Love, I am so different than before
Love, can I be loved
Love, could I ever really be loved
Love, if you ever find me I wonder
Will you try me I’m so different than before
Love, the kind that I’ve dreamed of
Well let’s stop right here inside of me love
Love, if you ever find me I wonder
Will you try me I’m so different than before
Love, I am so different than before
Love, where are you waiting
In dark and smoky room I hear you singing to me
Love, let my voice take you
and the song we make would be so different than before
Ooh yes
Love, if you ever find me I wonder
Then I ask you try me I am so different than before
Love, I am so different than before
The word is out, the time is gone
Begin again remember my love
Make it strong
Stretching out to everyone
Nothing replays
This is what I want, this is what I make
Every little thing gonna be alright
One day or so you’ll be my love
This time you won’t mistake me
I’m ready love for you to take me with you
Love, if you ever find me I wonder
Will you try me I’m so different than before
Ooh yes
My love, I know when you found me I’ll rock yourself all around me
Then I ask you try me I am so different than before
Ooh yes,
MY love I know you’ll show me the words


24 Eylül 2009 Perşembe

nasıl güzel şarkıdır...Zeki Müren'in ölüm yıldönümü anısına...13 yıl geçmiş



Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım,
Bir haykırsam belki duyulur sesim,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Tatmadığım zevk kalmadı dünyada,
Hangi gönle girdimse kaldı izim,
Taşa geçer kendime geçmez sözüm,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

Kaderim bu böyle yazılmış yazım,
Hiçkimsenin aşkında yoktur gözüm,
Bir yalnızlık şarkısı çalar sazım,
Ben yalnızım, ben yalnızım, yalnızım.

23 Eylül 2009 Çarşamba

bırakma beni...yorumsuz




Bırakma Beni

hepsi yalan soyledi
isyansa isyan ettim
nisyansa unuttum her seferinde seni
düştüm bırakma beni

yakılmış rengi kaçmış gecelerin ortasından
ateslerin ortasindan
bütün ihanetlerin
bütün kuşkuların arasından
talanların kargaşanın korkuların yakasından biriyim
bilirsin hüznü hiç yakıştırmadım ruhuma
hiç ölmeyecek biriydim
ateş mi yakardı beni
hesapmı görürdüm günahlarıma
kırmızının efendisiydim
şu kahpe dünyaya meftun
şu kendine zebun ben
bir infilakla parçalanıyorum
hepsi yalan soyledi
bittim
bırakma beni

mor menevişli dağlarım olsaydı
kor ateşler yansaydı sevdalıklarıma
güneşi sağ ayı sol elime koysalardı
vazgeçmekten bile vazgeçseydim
O geliyor dediklerinde tefler çalsaydım
küçük kızlar yetim çocuklar
dünyanın bütün mazlumlarının gözleri ışıldasaydı
ben olmasaydımda ruhum taşısaydı yükü
adımı adının yanına yazsaydı
en sona yazsaydı
bu da olsun yazsaydı
"olsun" yazsaydı

bir ceylana yoldaş olsaydı
bir çobana rastlasaydım da mendilime süt dolduraydı
bela senden
aşk senden
kayboldugum dehlizlerin sonunda yol senden olsaydı
hepsi yalan soyledi
gittim
bırakma beni
bırakma beni

bugün pazartesi
dışarda sevdiğim sonbahar
solgun bir adamın son kalesi
oda kaydımı ellerinden büsbütün kaybetmiş olacak
yani ben kendi kendinin kırılmış endazesi

sorarsın ya bazen kapatıp gözlerini usulca dünyaya
bu asiligin bahanesini
nereye kadar gidersin
kuşların kaderle uçtuğu
her yağmur tanesini bir meleğin indirdiği
yeni doğmuş bebeğe yutkunmayı ögreten
çimene yesili
buluta maviyi
topraga doğurganliğı veren
ey karıncanın bile kalbine merhameti indiren
görünmezi gören
bilinmezi bilen
göğe
çarkı feleğe
süreyyaya
yıldızlara
kainata sığmayıp
bir garibin kalbine giren

duy sesimi

işte bu benim
işte ben
herşeyden sonra ve herşeyin başında
kapı aralığında
mahcubum
utanıyorum aslında
vermeyi istemeseydin istemeyi vermezdin
geldim bırakma beni

Hepsi yalan söyledi
isyansa isyan ettim
nisyansa unuttum her seferinde seni
düştüm
bırakma beni...
bırakma beni...
bırakma beni...

ıbrahim Sadri

20 Eylül 2009 Pazar

iyi bayramlar siber alem...



Kayıt 1986 ya ait olunca problemleri var ama hepimiz severiz bu şarkıyı değil mi?
Barış Manço'ya da Alah'tan rahmet diliyor, hepinizin bayramını kutluyorum.
Not:tükkan açılacak, çok yakında!

12 Eylül 2009 Cumartesi

TÜKKAN SİZE EMANET!


TÜKKAN SİZE EMANET!

Bir elimden –meli, bir elimden –malı çekiştiriyor.

Hadiler sırtımdan iktiriyor kalk artık gitmelisin, daha geniş zamanlarda daha güçlü dönmek için şimdi gitmelisin diyor.

Gidiyorum ben de , gözüm ve gönlüm burada kalsa da.

Bağlayıcı bir takvim sorma bana ,ıhlamurlar çiçek açtığı zaman demiyorum şair gibi

Siz şimdi güzel bir bayram yaşayın, ülkeme de bahar gelsin, seller bitsin, ramazan giderken güzelliğini bıraksın üzerimize inşaallah.

Ben de en kısa sürede döneyim aranıza
Kendinize iyi bakın.Tükkan size emanet, yazın, çizin yorumlayın…

Mutlu bayramlar…
Ha bir de beni özleyin e mi:)))

11 Eylül 2009 Cuma

BUGÜN KENDİNİZE BİR İYİLİK YAPIN, O’NUNLA, SADIK YALSIZUÇANLAR’LA TANIŞMA ŞANSINI KENDİNİZE VERİN…



O BİİİRRRR İNSAN-I KAMİL, ARAMIZDA!

BUGÜN KENDİNİZE BİR İYİLİK YAPIN, O’NUNLA, SADIK YALSIZUÇANLAR’LA TANIŞMA ŞANSINI KENDİNİZE VERİN…

O’nu anlatmayı defalarca denedim, satırlarımda,İYİ Kİ VARSINIZ dedim önce ,Yakaza’sında kaybolduğumda.

Öykü(cü) yü yazdım sonra, öykülerine vuruldukça.

En son DEM’Lİ BİR DENEME’YDİ yazdığım, kendimi bulduğum satırlarda.

Ama kelimelerim hep eksik kaldı, onu kalemimin ucuna sığdırmaya çalıştıkça.

Manaların içini dolduracak harflerim var mıydı onu da bilmiyordum oysa.
Ya da insan-ı kamil, aşk-ı sadık kelimelere sığar mıydı, ama galiba bu beyhude bir çaba.

Lakin hal, öyle etkileyici bir dildi ki, her kelimenin üzerinden atlar, gönlünüzü sarardı ve işte o bir hal insanıydı, bunu onu tanıma şerefine erişmiş her insan hemen anlardı.

İŞTE BU YÜZDEN, ONUNLA TANIŞMA FIRSATINI KAÇIRMAYIN DİYE BUNCA KELİME, HAL İNSANINI ANLATMAKTAN ACİZ DİLİMDE YİNE.

Evet, şimdi sadece sıfatlarından bir kısmını dizeceğim arka arkaya.
• bir prodüktör, işyerinde, TRT ‘de.
• Baba gibi baba evinde, her biri ayrı değerde incilerine.
• Sevilen bir hoca, TOBB üniversitesinde.
• Vefalı bir dost, sevdiklerine.
• Bir hami, elinin eriştiği herkese.
• Bir düşünür, şairane oturan yeryüzünde.
• Bir romancı, yakaza, cam ve elmas, anka, gezgin, şey, kerem ile aslı, yolcu ve DEM ile.
• Bir masalcı, mavi kanatlı bir kuş ve düş bahçesi ile.
• Bir denemeci, Korku ümit aşk, geçen gün ömürdendir, Aşka dair yalanlar, düşkırığı ve nicesiyle.
• Bir röportajcı al aşkını ver beni ,her yer kerbela , Kürtlerin ateşle imtihanı ile.
• O bir ödüllü belgeselci, Anadolu Mayası, Kırkambar ve son otuz yıla sığmış bir çok karesiyle.
• Bir sinema araştırmacısı, eleştirmeni, Düş gerçeklik sinema, Rüya sineması, televizyon ve kutsal ile.
• Müzik üzerine de kafa yoran bir düşünür o hayat müzikle devam eder’de.
• O bir edebiyatçı, sayılamayacak kadar çok yeniden yazımlarla.
• O geleceği gören bir açılımcı, müzakereci ülke sorunlarına yazdığı kitaplarla.
• Nice gazetede yazan bir yorumcu, köşe kapmaca oynayanlara inat bir onurla.
• Belki de çağdaş Türk edebiyatı ansiklopedilerine günümüzden girebilecek en kıymetli öykücü kalbe değen, değmeyip delip geçen öyküleriyle.
• Kimbilir şu anda neler unuttum onunla ilgili…
• Hasılı kelam o yeryüzünde durduğu şu kısacık zamana o kadar çok şey sığdırma gayretini gösteren azimli bir insan ki, zaman kavramının farkındalığı ile hareket etmekte.
• O bir hal insanı, yaşadığı hayat ile.
• Kendinden gayrı kimsede kusur görmeyen bir derviş içimizde.
• İki satır özel hayatından yazdığı maceralarla ben yazarım diye dolaşan nicelerine inat altmışa yakın verdiği ve inşallah vermeye devam edeceği birbirinden değerli eserlere rağmen ben bir okurum diyebilecek kadar mütevazı bir insan o her demde.

Dediğim gibi onu anlatmaktan uzak, sadece böyle bir insan aramızda yaşıyor, şu kirlenmiş dünyaya tertemiz satırlarla hakikati anlatmaya çalışıyoru hatırlatmak için yazıldı bu satırlar.

Bu gün, yani 11 Eylül 2009 CUMA gününde (ALLAH’TAN BİR MANİ GELMEZ, SEL OLMAZSA İNŞAALLAH) saat 21.00-22.00 arasında İSTANBUL Sultanahmet Kitap Fuarında TİMAŞ standında imza günü olduğunu hatırlatmaktı gayem.

13 Eylül 2009 PAZAR günü yine saat 21.00-22.00 arasında bu kez ANKARA Kocatepe Kitap Fuarında TİMAŞ standında olacak değerli yazar.

UMARIM, SADIK YALSIZUÇANLAR’LA TANIŞMA, GÜLER YÜZÜNDEN NASİPLENME, İÇİNDE KAYBOLACAĞINIZ SATIRLARA GİRMEDEN KİTABIN İLK SAYFASINDA ONUN GÜZEL TEMENNİ VE İMZASINI GÖRME ŞANSINI TANIRSINIZ KENDİNİZE.

DİLERİM BU DEĞERLİ BAHÇEYE GİRİP HERBİRİ BİRBİRİNDEN DEĞERLİ O ÇİÇEKLERİ KOKLAMA ŞANSINIZ OLUR.

UMARIM DEM ADLI ROMANIN YAZARIYLA BİR DEM OLSUN HEMHAL OLURSUNUZ SİZ DE.

VE SON SÖZ YİNE O’NA, İYİ Kİ VARSINIZ VE HEP VAR OLUN HAYATIMIZDA. SELAM OLSUN SEVGİLİ YAZARIMA!

DİPNOT: BU GECE KANAL A 'DA SAHUR PROGRAMI KONUĞU SADIK YALSIZUÇANLAR'DIR.

HANDAN GÜLER

10 Eylül 2009 Perşembe

SEVDİĞİM SEVİYOR DİYE...

İlgili aramalar: müzik - cem karaca - tamirci cıragı -  cem -  karaca -  tamirci -  cıragı -  agır -  roman

Ne olur bağlayıcı bir takvim sorma bana...


Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamur çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahaeddin KARAKOÇ
(Uzaklara Türkü)

9 Eylül 2009 Çarşamba

muhabbet baldan tatlıdır doyamazsın demedim mi?



Hayko Cepkin dinlediğim biri değildir.Ama TRT böyle bir çalışma yapmış Ramazan'a özel ve güzel bir şey çıkmış ortaya...
Zaten ne güzeldir sözleri...Bu bir demdir gelir geçer duyamazsın demedim mi?
Muhabbet baldan tatlıdır, doyamazsın demedim mi?
Haklısın yine,söz söyleyenin neresinden çıkarsa muhatabın orasına ulaşıyor.
Kalbime değdi,demedim mi!

İZMİRİM ! KURTULUŞ GÜNÜN KUTLU OLSUN !


İZMİRRR…9 EYLÜL…
AH İZMİR… BU GÜN SENİN DOĞUM GÜNÜN…KURTULUŞ GÜNÜN
KUTLU OLSUN HEPİMİZE …

İZMİRLİLİK DİYE BİR KAVRAM VARDIR BİLİRSİNİZ .
GÜZELLİĞİN MENBAIDIR İZMİR.
SEVDALARIN…NİCE SEVDALAR ORDA BAŞLAMIŞ, HAYALLER ÖTESİNE TAŞINMIŞTIR.
İZMİR… UMARIM BİR GÜN HAKKETTİĞİN DEĞERİ GÖRÜRSÜN SEVENLERİNDEN…

SICACIK ÇAYINA, KUMRUNA KİM HAYIR DİYEBİLİR?

GEVREKLERİNİN TUTKUNLARI VARDIR. SİMİT DEĞİLDİR ONLAR

ŞERBETLERİN AYRI AYRI, SENİN GİBİ TATLI TATLI…

İZMİR KÖFTEYİ SEVMEYEN BİR ADIM ÖNE ÇIKSIN LÜTFEN !
RAMAZANDAN MIDIR NEDİR ,HEP YEMEKLERİNDEN, ÖZLEDİKLERİMDEN SÖZEDEYİM İSTEDİM.

ÖZLEDİKLERİMİZ ÇOK …BOZKIRDA DENİZİNİ, RÜZGARINI, VAPURUNU, HAVASINI …ANKARA’DAN DÖNÜŞÜNÜ…KORDON BOYUNU…HERŞEYİNİ…

EN ÇOK DA SEVDİKLERİME , DOSTLARIMA ÖZLEMLERİM… YAŞANMIŞLIKLARA.

NEYSE, AĞLAYACAĞIM ŞİMDİ…OYSA BU GÜN KURTULUŞ GÜNÜN…HER 9 EYLÜL DE BEN DE KURTULACAĞIM BİR DERTTEN GİBİ GELİRDİ BANA ,
KURTULURDUM DA.(BU GÜN DE KURTULUŞUMU DİLİYORUM)

İZMİR…NE ÇOK SÖYLENECEK ŞEY VAR HAKKINDA AMA BEN BU GÜN KELİMELERİ BULUP ÇIKARAMIYORUM İÇİMDEN, ÖZLEMDEN…

O YÜZDEN BİR SEVDADIR İZMİR DİYORUM SADECE…
BU SEVDAYA YAKALANAN BİR YAZARA BIRAKMALI SÖZLERİ BELKİ DE…

SELAM SANA DA SEVGİLİ NİHAT DAĞLI…
İZMİR SEVDALI KARA ADAMI…
KALEMİ DE KALBİ KADAR KUVVETLİ BİR YAZARDIR DAĞLI.
BELKİ ONA YAKIŞAN İFADE EN AZ YAZAR KADAR “DÜŞÜNÜR “ OLMALI.
SÖZ ŞİMDİ ONUN…

İZMİR SIKINTISI İÇİN http://nihat-dagli.blogspot.com/2009/07/izmir-sknts.html

(Bu arada hayranları tarafından hazırlanan http://nihat-dagli.blogspot.com/
ve facebooktaki sayfasından yazdıklarına ulaşabilir, kalbinize bu güzel insanla tanışma şansı verebilirsiniz.Blog listemde de var azıcık aşağıda sağda:)) ordan tıklayabilirsiniz.)

8 Eylül 2009 Salı

O YAR İSE HER ŞEY YARDIR VE YARAR, YAR DEĞİLSE ZARARDIR ZARAR



CEM KARACA NE GÜZEL SÖYLEMİŞ, RAHMETLE ANIYORUZ...

7 Eylül 2009 Pazartesi

ELİF ŞAFAK'TAN GÜZEL BİR YAZI...EVLİLİK ÜZERİNE...


Elif Şafak
Gül bahçesi evlilik


Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defteri vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır. Bakkal defterinden beterdir, evli çiftlerin gizli defterleri. Hırpalanmış, sararmış sayfalar. Bir gün açığa çıkmayı bekleyen kargacık burgacık ve çapraşık notlar.
İnsanlığın icat ettiği en zor kurumdur evlilik. Aksini söyleyenlere sevecenlikle gülümse, ama sakın inanma. Kırmızı-pembe bir gül bahçesidir ya evlilik, goncası kadar dikeni de boldur. Unutursan bunu, anında hatırlatır; dikenlerini batırıverir parmağına. Ve sen bu kadar uysal ve yumuşak, doğal ve parlak görünen bir bahçenin nasıl olup da böyle sivri ve sert, gölgeli ve köşeli çıkabildiğine hayret edersin içten içe. Öğrenirsin. Öyle ya da böyle, er ya da geç, kurallarını öğretir evlilik. Gül bahçesini gördüğü halde ortada hiç diken yokmuş gibi gülümseyenler, bu kurumu gereğinden fazla cicileştirip romantikleştirenler, ya "taze evliler"dir, ya da "gönüllü gafiller".
Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar.... bilmece içinde bilmece... Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hâl alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada "eski sen" en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile....
Zira "dış dünya" diye bir ihtimal artık kalmamıştır labirentin içindekine.
İnsanlığın icat ettiği en karmaşık kurumdur evlilik. İpte canbazlıktır. Elinde mavi kurdelalı sırık, ince bir ip üstünde dengede durmaya gayret ederek yürürsün adım adım. Hem böyle boncuk boncuk ter içinde dengede durmaya çalışmak hem de etrafa bir şey çaktırmamak zordur ki, hem de nasıl. İdare etmek sanatı üzerine kuruludur evlilik. Kadın erkeği, erkek kadını, gelin kaynanayı, görümce görümceyi, aktörler aktörleri... idare eder. Tavizler, dengeler, sessiz sitemler. Birikmiş ama dışa vurulmamış öfkeler. Kabuk tutmuş yaralar. Azıcık kaldırsan kabuğun ucunu, tazeymiş gibi hemen kanar. İnce diplomasi, hassas terazi....
Bir gram kadının kefesine koyunca anında bir gram daha koymak lâzım erkeğin kefesine. Mutfakta yemek yapmak için kullanılan tüy gibi teraziler bile evliliğin terazisi kadar hassas değildir. Orada mikroorganizma günahlar tartılır.
Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defteri vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır. Bakkal defterinden beterdir, evli çiftlerin gizli defterleri. Hırpalanmış, sararmış sayfalar. Bir gün açığa çıkmayı bekleyen kargacık burgacık ve çapraşık notlar. Öyle zamanlar vardır ki dişe diş, göze gözdür evlilik. Hamurabi yasaları. "Madem sen bana bunu dedin, ben de sana şunu derim...." Beş gram bu kefeye, beş gram ötekine. "Sen benim annemi istemezsen ben de seninkini ötelerim..."
Evli olan bizler biliriz tüm bu ince ayarları. Bilir ama ne tuhaftır ki, bilmezden geliriz. Etrafımızdaki her bekâr kadın ve her bekâr erkeğe ısrarla evlilik propagandası yapar, illâ ki bir an evvel onların da başını bağlamak isteriz. Zaman zaman işi iyice abartır; açık açık baskıda bulunuruz. "Ee yetti ama, sana da birini bulalım artık...." Kaçınılmaz sondur: Bekâr birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur. Hiçbir bekâr insanın, böyle bir heyecan, azim ve tutkuyla kalkıp da, evli bir arkadaşının evliliğini sonlandırmak için uğraştığı görülmemiştir. Halbuki evli çiftler nedense bekâr arkadaşlarını bir an evvel evlilik labirentine sokmayı üzerlerine vazife bilir. Adeta bekârlık denilen şey toplum ve çevre tarafından sonlandırılması gereken bir çocukluk hastalığıdır. Kabakulak ya da kızamık gibi bir şey... Hani bir dönem yakalanabilirsin. Normaldir. Ama bir an evvel iyileşsen iyi edersin....
Herkesin çiftler halinde dolaştığı, ilişkilerin kurumsallaştığı ortamlarda bekâr biri mızıkçının teki, düpedüz oyunbozucudur. Bu yüzdendir ki evli çifler gönüllü çöpçatanlık büroları gibi çalışır. Komisyonsuz, bedelsiz haftada yedi gün, günde 24 saat, etraflarına hizmet verirler. Hele öyleleri vardır ki işi gücü bırakır, hangi bekâr arkadaşını hangi bekâr arkadaşıyla tanıştıracağının çetelelerini tutar. Çevreyi genişletmek adayların sayısını artırır. Sırf bu yüzden kolay kolay arkadaşlık etmeyeceği insanlarla canciğer kuzu sarması takılanlar vardır. Beğenilen bir aday çıkarsa hemen bekâr dosta haber verilir. "Biriyle tanıştık, harika, muhakkak tanımalısın...." Beriki yazık, "Gidin işinize kimseyle tanışamam, hem ben hayatımdan memnunum" diye bekârlığını savunmaya çalışır. Başaramaz. Mizansenler yapılır. Yemekler ayarlanır. Yapay randevular. İte kaka. İte kaka. Yeter ki bozulmasın gül bahçesinin itibarı. Kimse kalmasın duvarların dışında... Oyundur ya, herkes bilir oyun olduğunu, gene de işte hevesle oynanır. Bu toplumda bekârlar özenle ayıklanıp tek tek avlanılır. Çocukluk hastalıkları geçmek zorundadır. Su çiçeğinden geriye en fazla belli belirsiz bir iz kalır.
Elimizde fenerler, yürüyoruz gül bahçesinin içinde. Her şeye rağmen şikâyetçi değiliz. Artısı eksisinden fazla. Gül bahçesi ne de olsa. Güzel manzara, hoş rayiha. Gene de bazen aklımıza esiveriyor. Efsanevi aşklar yaşamak istiyoruz içten içe. Rapunzel'in saçlarından büyülü kuleye tırmanmak ya da beyaz atlı prensin atının terkisine atlayıp doludizgin gitmek istiyoruz belirsizliğe. Mutfakta tencere yemekleri yaparken, gözlerimizi kapatıp hayaller kuruyoruz. Dolmalarımıza pirinç ve tuz kadar içimizde ukte kalan aşkları da dolduruyoruz. Akşam kocalarımız eve gelince "Eline sağlık hanım" diyor. "Ne var bunun içinde?" Gülümsüyoruz. Hayallerimizi kurumasınlar diye buzdolabı poşetlerine koyuyor, ağızlarını sıkı sıkı kapatıyoruz. Taze taze bekliyorlar buzluklarımızda.... Donmuş donmuş bekliyorlar.
Çelişkiler yumağı insan... çelişkiler yumağı her evlilik....
Bilmem ki buralardan geçip de dikeni de gülü de aynı anda hissetmeyen var mıdır bu kırmızı-pembe bahçede?

6 Eylül 2009 Pazar

5 Eylül 2009 Cumartesi

ANNE-BABALAR DİKKAT ! BAŞARI İÇİN...


Çizgi Üstüler

Spot: Başarılı olmak için birçok unsur bir araya gelmeli. En önce doğru tutum, tavır ve kişiliği olan insan olmalısınız. Sonrada doğru yerde, doğru zamanda bulunmak için dua etmelisiniz.

Melih Arat

Malcolm Gladwell, Türkçe’ye de çevrilmiş olan son kitabı “Outliers” da Başarı üstüne yaptığı araştırmaları paylaşıyor. Öncelikle başarının, basit bir şekilde çok çalıştılar, motivasyonları yüksekti, engel tanımadılar, vizyon sahibiydiler, onun için başarılı oldular gibi beylik sözlerle açıklanamayacağını iddia ediyor. Başarının nasıl ortaya çıktığına ilişkin hiç tahmin edilmedik unsurların ortaya çıktığını belirtiyor. Başarıyı kişinin azminin değil, daha çok çevrenin, yerin ve dönemin bir işlevi olarak tanımlıyor. Diğer bir deyişle doğru yerde, doğru zamanda olan doğru kişi başarılı oluyor.



Malcolm Gladwell, ilginç örnekler veriyor. Örneğin, Microsoft’un kurucusu Bill Gates, Apple’ın kurucusu Steve Jobs’ın başarılarını çok ilginç bir şekilde özel bir tecrübenin parçası olan iki kişi olmalarına bağlıyor. İkisi de 1950’lerde aynı yıl içinde doğuyor. İkisi de lise yıllarında dünyanın ilk programlanabilir bilgisayarıyla bir yıldan fazla zaman harcıyorlar. Bu bilgisayardan Amerika’da / dünyada toplam 3 tane var ve bu bilgisayarla bu kadar fazla çalışan dört kişinin dördü de bilgisayar endüstrisinin en büyük kurucularından oluyorlar. Bill Gates’in gittiği lisede bu bilgisayarlardan bir tane var; liseden mezun olduktan sonra da Washington State Üniversitesi’ndeki bilgisayarı kullanıyor. Bu özel birikim sonradan onu dünyanın en çok yaygınlaşacak yazılımlarının mimarisini oluşturmaya itiyor. Birkaç yıl önce ya da birkaç yıl sonra doğsa başka bir hayat öyküsünün içine oturacak ve o öykünün içine de o programlanabilir bilgisayar olmayacak.



Gladwell’in başarıyla ilgili getirdiği parametrelerden biri, çalışma süresi. Gladwell’in teorisinde çok çalışkan olmalısınız sözünün yerini ölçülebilir çalışma kavramı alıyor. Örneğin keman çalmak için 6000 saat çalışırsanız bu sizi fena olmayan bir kemancı yapar. 8000 saat çalışırsanız iyi bir kemancı olursunuz. Çok iyi bir kemancı olmak için en az 10.000 saat çalışmanız gerekir. Her alanda bu böyle yazarlık, bilgisayar programcılığı, müzisyenlik, pilotluk, konuşmacılık… Belirli bir konuya ne kadar çok zaman yatırımı yaparsanız, o kadar fazla geri ödeme alırsınız.



Gladwell’in getirdiği en ilginç örnek ise iki üstün zekalı adamın kıyaslaması. Her ikisi de ölçülmüş yaklaşık 200 IQ puanına sahip. Aynştayn’ın bile 145 IQ puanına sahip olduğunu düşünürsek bu iki adam ekstradan zekiler. Birincisi Amerika’da çok fakir bir ailenin çocuğu olarak doğuyor. Doğru düzgün İngilizce bile konuşamayan sarhoş bir babanın oğlu olarak ailesiyle çok kötü şartlarda bazen çadırlarda yaşıyor. Okula gitmesine rağmen hiç kimse onun çok zeki olduğunu anlayamıyor. Çünkü üstü başı perişan, ana dili olduğu halde İngilizce telafuzu anne-babanın yetersizliğinden kaynaklanan şekilde çok kötü. Liseyi bitirdikten sonra iyi puanları yüzünden nispeten iyi bir üniversiteye gidiyor. Ama annesi burs evraklarını imzalamamış olduğu için okul para istiyor ve okulu bırakmak zorunda kalıyor. Ardından başka bir taşra üniversitesine gidiyor, orada da yine bürokratik bir neden yüzünden okulu bırakmak zorunda kalıyor. Ardından gece kulüplerinde fedailik yaparak yaşamaya başlıyor. 50 yaşına gelirken kim 500 milyar ister gibi bir yarışmada kendini gösterince, adamın dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanından biri olduğu anlaşılıyor. Diğer üstün zekalı adam çok iyi bir öğrenim alıp dünyanın en önemli projelerinde çalışıyor. İkisinin farkı ailelerinde. Birinin ailesi ona kendi dilini güzelce öğretip olabildiğince iyi bir ev ortamı, kurslar ve okullar sağlayarak kendini savunabileceği bir şekilde yetiştiriyor. Diğeri ise zekası gibi kıymetli bir hazine sayesinde kolayca çözebileceği sorunların hiçbirini sosyal becerileri gelişmediği için çözemiyor. Buradan çıkan sonuç doğru anne-baba tavrı bir çocuğun bu dünyadaki başarısını belirliyor.

4 Eylül 2009 Cuma

AŞK KISA BİR GÖLGELİKTİR DÜNYADA ve CİBELLE GREEN GRASS

 
AŞK KISA BİR GÖLGELİKTİR DÜNYADA

“Rüzgar hediye edilebilseydi eğer
Sana rüzgarı hediye etmek isterdim”(Lale Müldür)

Evet, evet aşk böyle başlıyor.
Yanmış bir ormanın üzerindeki dumanı dağıtma arzusuyla.
Rüzgar olup onu nefeslendirme heyecanıyla.
Acılara dokunma ve onları iyileştirme duygusuyla.

“Bazen ama bir insanla bir şey olur
Kısa süren bir şey
İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
Bazı insanlarla
Yıllarca görüşsen de bir şey olmaz” diyor ya şair (Lale Müldür,Saatler ve Geyikler) bazen bir insanla karşılaşıyor, ne olduğunu anlamadan kalbinin labirentlerinde dolaşmaya başlıyorsunuz.
Gördüğünüz her acıda ona daha çok yaklaşıyor, kendi rüzgarınızla kalbinize düşen alevi büyütüyorsunuz.

Zamanla öyle bir sevgiyle doluyorsunuz ki, onu “bir menekşe gibi göğsünüzde yatırmak”, orada unutuşun bahçesine gireceği bir uykuya dalışını izlemek istiyorsunuz.
Üşüyen yüreğini sevginizle örtmek, yaşlı gözlerinden öpmek, üzülme demek istiyorsunuz.

Sancıdan kıvranan midesi için naneli bir yoğurt çorbası yapmak, zonklayan başındaki ağrıları ritmik bir şekilde dolaştırdığınız parmaklarınızla yapacağınız masajla bir nebze olsun rahatlatmak istiyorsunuz.
Güzel ninnilerle kucağınızda uyutmak, tazelenerek gözünü açana kadar kıpırdamadan öylece onu seyre dalmak istiyorsunuz.
Yüklerini kabuslarında bırakmasını diliyorsunuz.
Boncuk boncuk terini her sildiğinizde bir acısından kurtulmuş olduğunu düşünüyorsunuz.

Acılarına dokunduğunuzu, birer birer iyileştirdiğinizi sanıyorsunuz.
Uykuya yenilmiyor, sabaha kadar onu izliyorsunuz.
Yüzünün her halini ezberliyorsunuz.
Değiştiğini, yenilendiğini ve bunun sizin kucağınızda olduğunu görüyorsunuz.
Sonra o yeni yüze bir buse konduruyorsunuz.
Nefesinizle uyanıyor ve ilk sizi görüyor gülümseyen gözleri.
O tebessümü bir plaket edasıyla alıp havaya kaldırıyor, büyüterek canlı bir günaydının içine koyuyorsunuz.
Tazelenmiş bir ruhun öpücüğüyle sabahın serin rüzgarının içinizin yaralarının üzerinde tatlı gezinişiyle sarhoş oluyorsunuz.
Güneşi seyrediyorsunuz sonra.Her sabah ışıltıyla doğuşunu seyretmediğinize hayıflanıyorsunuz dakikalarca.

Bin yıl sürecek bir masalın başladığını, aşkın ışığının acılarınızı yıkadığını düşünüyorsunuz.
Sevginin en iyi çözüm, aşkın en kolay iyileşme metodu olduğunu bir kez daha kabul ediyorsunuz.
“Unutma bahçesi”nde iyileştirdiğiniz adamın iyiliğini gördükçe siz de iyileşiyorsunuz.
“Konuşulan aşkın boş, gösterilen aşkın karşı konulmaz olduğunu” fark ediyorsunuz.
Zamanla “bir başkasının ruhunun derinliklerine daldığınızda” su yüzüne çıkardığınız acıların kendinizin olduğunu görüyorsunuz.
Aynadan bir köprü kuruyorsunuz, aşkın matematiğiyle.Kalplerinizin etrafındaki surları, surlar ardındaki yanmış ormanları, ölmüş kuşları görüyorsunuz.Kayıplarınıza beraber ağlıyor, gözyaşının ipiyle daha da bağlanıyorsunuz.
Her bağla, acılara dokunduğunuzu, onları kazıdığınızı, iyileştirdiğinizi, iyileştiğinizi sanıyorsunuz.

“Aşkın erkeği erittiği, kadını dirilttiği “söylenir ya, onun eriyip kaybolan acılarından yaptığınız zafer tacını gururla takıyor, kutlamalar yapıyorsunuz.
Her kutlama coşkunuzu arttırıyor, dolu dizgin koşmaya başlıyorsunuz.Onu daha da iyi etmeliyim, daha fazla vermeliyim, daha fazla sevmeliyim diyorsunuz.
Birdenbire bütün hayatınız oluyor, sizse onun unutma bahçesinde güzel kokular saçan bir gül.

Zamanla bunu fark edince, üzülüyor, yetinmiyor, yediremiyorsunuz.
Bütün bahçeyi istiyorsunuz.
Hayatınızı teslim ettiğiniz gibi, hayatını teslim almak arzusuyla doluyorsunuz.
Vermek istemiyor tabi.
Gülümsün, diyor.
Hayır diyorsunuz, ben senin her şeyinim, unutma bahçenden acı ayrık otlarını ellerimle temizleyenim, seni ferahlatanım.
Kokunda baharı yeniden duydum, diyor.Göğü yeniden gördüm, renkleri fark ettim sende, gülümsün.
Hayır, diyorsunuz yine.
Bahçenim, her şeyinim, sen benimsin, ben senin.
Susuyor sonra…Donuyor hareketleri, gözbebeklerindeki ışıkla beslemiyor gülüm dediğini adam.
Hemen pes etmiyorsunuz, bekliyorsunuz , bahçenin sahibi elinize teslim etsin diye istediğinizi.

Zaman biranda yaklaştırdığı kalbleri aynı hızla uzaklaştırma telaşına düşerken,
bahçe güzel kokulara, gül, suya hasret günlerde için için sırtını dönüyorlar birbirlerine.
Neden sonra peki diyorsunuz, gülünüm, elinizi uzatıyorsunuz, sıcacık bir kavuşma arzusuyla veriyor yüreğini adam da.
İşte o anda tek bir hareketle dikeninizi batırıyorsunuz kalbine.
Biranda her yer kırmızıya boyanıyor, bir diken bir kalbi nasıl bu kadar kanatıyor buna siz bile inanamıyorsunuz.
Yüreğinizden akanlara, onun kalbinden akıttıklarınıza şaşırıyorsunuz.
İyileştirdiğinizi sandığınız yaralarınızın hala orda olduğunu, acılara dokunulamadığını anlıyorsunuz.

Ebed memleketine gidilen yolda, dünya nasıl bir gölgelikse insanoğluna, aşkın da öylesi kısa bir gölgelik olduğunu görüyorsunuz.
Acılara dokunmanın imkansızlığını kavrarken surlarınızı tekrar örüyor, ölen kuşu gömüyorsunuz. Nietzsche’nin sözünü hatırlıyorsunuz: “İnsan arzularını sever, arzuladıklarını değil.”

Her bahçe ve her gülün hikayesinin aynı sonla sonlandığını görünce ya serpilip boy attığınız bahçede dikenli de olsa bir gül olarak durmayı seçiyor, bahçeye kokunuzu dağıtıyor, onun verdiği kadar suyla yetinmeyi öğreniyorsunuz bu masalın sonunda ya da toprağınızı terk edip başka bahçeler ararken zamanın solduruculuğuna mahkum oluyorsunuz, vatansız, topraksız orda, burda.

Bahçenin sahibi ise, unutma bahçesi diye bir yer olmadığını hatırlayarak, “yalnızlığın mutlu gerilimine” dönüyor usulca. Güllerin ne kadar güzel, cazibedar ve çeşitli olsa da dikenli olduğunun farkındalığıyla yaklaşıyor bundan sonra.Bahçesinde durmayı seçen güle vefasızlık yapmıyor, gül onu kanatsa da.Seviyor onu, kokluyor sonra, hem acı hem balsın diyerek yatırıyor bağrına, yatıştırıyor sabrıyla.
Ve kulağına fısıldıyor gülün, aşk kısa bir gölgeliktir, ebed yolculuğunda.


Cibelle - Green Grass - Official Video from Gustavo Guimarães on Vimeo.

1 Eylül 2009 Salı

DEM'Lİ BİR DENEME...


DEM BU DEMDİR DEM BU DEM

“Gönül bekleme diyorlar .
Hayatın karşımıza çıkaracağı engelleri aşmak üzere bir kılavuza bağlandığımızda, mürşid kimi ipuçlarını verir ve bizi dünyanın tehditlerinin içine salarmış.
Bu karmaşa içinde kendi başımıza, yalnız ,güçsüz ve korumasız bir halde kalır, bir şeyi bekleriz.
Gönül bekleme.
Gönül nedir, nerede, neyi bekleriz bilmeyiz.
Uzay boşluğuna düşer gibi, derviş derviş devrilmiş gibi…
…Herkesin gönlü bir şeyi bekliyor…” diye başladı dem içimde.

Ne güzel diyorsun söz üstadım bu demde, herkesin gönlü bir şeyi bekliyor, bir özlem çekiyor.
Düştüğü boşlukta devriliyor, boşlukları doldurmak istiyor.
Dünyanın oyun eğlencesi çok, birinden kurtulsa diğerine takılıyor gönül, demini alamadığı demlerde.
Bir meteor geliyor sonra uzay boşluğunda asılı duran insana çapıyor, topla kendini diyor, aramaya devam et, süre işliyor.
Özlemden kavrulan yürek doğru diyor, kalkmalıyım, onu aramalıyım.
Durmuyor arıyor, neden sonra yeni bir oyalanma kapısında buluyor kendini. Açılan kapının yanlış olduğunu anlayana kadar hayli zaman geçiyor. Yine bir meteor atmosferine girip yürek yangınına ateş taşıyınca, yanmanın ama gerçekten tüm zerreleri ile yanmanın ızdırabı ile iki büklüm oluyor. Saat hiç durmadan işliyor.
Bulduğundan gördüğü vefasızlıklarla yanan insan, ha gayret diyor .
Arama ve bekleme durumuna gösterdiği sadakate binaen küllerinden yeniden doğma fırsatı sunuluyor.
Dünyanın tehditleri üzerine üzerine geldikçe sahih kaynaklara dönmeli diyor yüreğim, deme uzanıyor yine elim: “Bu alem ,görünmeyen alemlerin önünde tenteneli bir perdedir…
O halde her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyata kördür” diyor sözlerin.
Tenteneli perdenin ardını görmeyen gözlerimiz mi kör? Bakar kör bize mi deniyor, gerçekten gözleri görmeyenler bizden daha mı kolay o perdelerin ardını görüyor. Öyle olmalı, onların gözü harama kapalı. ”İsim ve sıfatlarının belirtileri de tıpkı böyledir. İşaret ve belirtilerin gerisindekini görebilmek için gönül gözü gerekir. Biliyor musun açılan bir kapıdır dünya … Mektuplarını okurken hep bu imge çağrışıyor bende” diyorsun ya demde. Hani bir ressam vardı,doğuştan görmüyordu gözleri. Ama çizdiği resimlerde gökyüzünün mavisini, bulutların atılmış pamuk gibi dizilişini, birbirinden güzel renkleri barındıran denizler alemini tüm ayrıntılarıyla çiziyordu tuvale. Görmeyen gözleri, gönlünün mektuplarını açıyordu belki de. O kadar sahiciydi ki çizimleri, inanamadı bilim adamları ve aylarca incelediler ressamın beyin fonksiyonlarını. Sonunda gerçekten görmediğine onay verdiler. Gönlüyle çiziyordu ressam, kabul ettiler. Televizyonda onu seyredince kalb gözü tabirine lügatlarında yer vermeyenlere ibret, aklı gözlerinde gafil kafalara inen tokmak olmalı diye düşündüm bir dem. Keşke dedim sonra perdeler bir açılsa… Sarının ışığında, mavinin maviliğine girsek, usulca, kederlerimizi bırakırcasına dalsak derin nura.
Keşkesiz yaşamak… Mümkün mü? ”Keşke şu şöyle ,bu böyle olsaydı dediğin sürece bir kılavuza muhtaçsın, derdi anneannem “demişsin satırlarında. Hep keşkesiz yaşamak istedim, uğraştım, didindim, kırdım, geçirdim, keşke dedim sonra.
Kırıldım çokça, özledim, zulme uğradım, kapalı kapılar önünde bekledim aylarca.
Keşke dedim yine açılsa kapılar ardı sıra.
Hastalandım, yaşadıklarımı kaldıramayınca. Keşke dedi doktorlar stres olmasa, sakin yaşa.

Denedim, dostlar edindim, zamanla. Yaralarımı gösterdim onlara inanınca. Keşke dedim merhem olsalar bana.
Bir rüzgar esti sonra, ne olduğunu anlamadan kabuk bağlamış yaralarımdan sızanları gördü hakikate kapalı gözlerim.
Meğer tırnaklarını geçirip yaralarımın kabuklarını koparmaktaymış dost bildiklerim.
İşte yine keşke dedim. Bitmeyecek mi keşkelerim?
Kılavuzum nerdesin, nerde ellerin? Beni kör kuyularda bırakmaya dayanır mı yüreğin?
“İnanıyorum, olan olmuştur ve olacak olan da olmuştur… Bu yüzden olmuş gibi ve olacakmış gibi anlatıyorum “ diyorsun. ”Bu yüzden seni yatırıyorum gözlerimde… yağmur suyu gibi… Bu yüzden … hep bu yüzden… böyle kesik kesik, tutuk yutkunuyor gibi konuşuyorum” ben de, senin ifadelerini ödünç alarak yine.
Canım yandığında beni “göğsünde bir menekşe gibi yatıracak” anneannem yok artık benim de. Her gün görmek istediğim, sığınağım, karşılıksız sevildiğimi hissettiğim, gelişimi balkonlarda bekleyen, daha karşıdan görünce yüzüne baharlar gelen, acılarında büyüttüğü çiçekleri, hepsine ayrı ayrı özel hissettirdiği torunlarına düşünmeden dağıtıveren, gelir gelmez daha, ne yedireyim yavrularıma telaşıyla evin içinde seken, İzmir’in o yapışkan sıcağında hiç üşenmeden akıtmalar, kayganalar pişiren bir ananem yok artık. Annem babam kızdıkça yüklendikçe bize, kaçtığımız, hoşgörüsü ve her türlü yeniliğe açık karakteri ile bizi özgürleştiren anneannem çok uzaklarda şimdilerde. Onun iyilikseverliğini , misafirperverliğini, saflığını, ve hep umutla ufka bakan tavrını kimsede görmedim daha. Keşke dediğini, işten yıldığını, namazını, tesbihini, kuşluğunu, teheccüdünü bıraktığını, hayattan yorulduğunu görmedim hiçbir dem. Bahçesine bakışını, her diktiği yeşile sevdasını katışını, renk renk güllerini, onların yapraklarından hemencecik yaptığı reçellerini hatırlıyorum evinin önünden geçerken. Ama artık geçmek istemiyorum nice kişisel tarihin saklandığı, her tuğlasında emeğinin olduğu o evin önünden. Terkedilmişliği, bakımsızlığı, yalnızlığı dokunuyor yüreğime.
Dördüncü katın yatak odası penceresinden bakan silüetini görüyorum, sabah namazına giden hacıbabamın ardından bakıyor yine.
Aşkla bağlı olduğu kocasını her zaman gözden kaybolana kadar izlediği, dualarla gönderdiği geliyor hatırıma.
Böyle aşklar yok artık.
Yollarda yürüyenler, ardından el sallayanlar, acaba vardı mı gideceği yere diye endişeli bir bekleyişle içindeki aşkı büyüten kadınlar zamanın çok gerilerinde kaldılar.
Çok katlı apartmanların, kapalı garajlarından arabalarıyla gidiyor artık eşler işlerine.
Ne kahvaltı edecek vakitleri var beraber ne de onlara el sallayacak, yüreğine verdiği sözle onu dönene kadar bekleyecek kadınlar var evlerde.
Gideceği yere vardı mı acaba diye endişelenip uzaklara bakıldığı, derin düşüncelere dalındığı günler geride kaldı.
Telefonunu aç da yüzünü görelim denen günlerdeyiz şimdi.
Hiçbir şeye vakit yok, duran devriliyor. Arkadan gelen üzerine basıp geçiyor.
Dünya ölümüne koşuyor, hem de ölümüne, bizi de sürüklercesine.
Ölüm ne kadar yakıcı bir şey… Dem de ilerledikçe seninle birlikte acı hatıralar bir bir geliyor zihnime. Ölümle ilk tanıştığımda da anneannemin evinin 5. kattaki terasındaydım. Bir grup insan karşıdaki evden cenazeyi çıkardılar. Eminece ‘nin eşiydi ölen. Yeşil örtüye sarılı tabutu yüklenenler arasındaydı o zaman dedem. Yolun sonunda vilayet cami vardı, camide Halil Hoca. Bayramlarda elini öptüğümüz bir yakınımızdı ölen.
Her ölümde insan biraz da kendi faniliğine ağlar ya, batıp gideceğine, dünyanın geçiciliğine, öyle olmuştu, çok ağlamıştım o gün de. Çocukluktan yorgun bir ihtiyara geçivermişti ruhum bir dem, ağlama demişti anneannem, tüm sevdiklerimiz orda, Efendimiz (sav) orda, bebekken kaybettiğim annem orda, dedelerim, ninem orda.
Şair de öyle demiyor muydu, mısralarında, ”Ölüm güzel şey , budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber. “ Necip Fazıl’ı hiç okumamıştı anneannem oysa. Ümmiydi, kirlenmemişti zihni harf yığınlarıyla. Ama iman sözden arınmış haliyle sürekli büyüyordu gönül deminde.
Senin gibi dedemin yüzünde “İfadenin donması” nı görmemiştim ben. Dayanamamıştı yüreğim bakmamıştım yüzüne, ikinci ölümü yaşadığım o günde.
Sular kaynatılıp bahçenin bir köşesinde yıkanırken perdeler gerisinde, donakalan ben olmuştum.
O sala ve ardından beni, kardeşimi, kuzenimi beraber idareye çağıran o anons çınlamıştı aylarca kulağımda.
Olamaz, daha bir saat önce birlikteydik, hastanededir belki yaralıdır, diye koşmuştuk endişeli yüzlerimizle eve, dualar dilimizde .
Ama bahçe kapısına geldiğimizde yanıldığımızı anlamıştık .
İğnelerle bayıltılmıştı büyük teyzem ve annem.Anneannem ve küçük teyzeme etki etmemişti damardan zerkedilen. Öylece bakıyorlardı, donuk, tutuk, bu alemden kopuk.
Ayşe yenge mutfaktaydı yine, helva kavruluyordu verilmek üzere gelene gidene.
Ayşe hala, ah gitti dağ gibi kardeşim diye feryad ederken, yemenilerini alıyordu kolunun altına, mal canın yongası, kaybolmasın sakla kızım diye uzattığında dönüp arkamı gitmiştim o hızla. Anlamıyordum olan biteni hala. Sanki her şey bitmişti o gün. Dünya durmuştu, en sevdiğim insan uğurlanıyordu, ablası bir çift plastik yemeniyi saklıyordu.
Onu bir daha göremeyecek olmak canımı fena yakıyordu.
Liseye gidiyordum o zamanlarda. Son bayramımı yaşayıp bitirdiğimi bilmiyordum daha. Bir daha bayramlar hiç bayram olmadı bana.
Okulun hopörlörleri her açıldığında acıtan bir acaba saplandı o günden sonra bağrıma.
Adını taşıdığım babaannem, hemen 28 gün ardından aşkının ayrılığına dayanamayan dedem dağladı yüreğimi zaman aktıkça.
Bir gün yine telefonda, güldü mü yüzünde güller açan Ayşe Teyze gitti dedi annem.
Fedakar kelimesinin zihnimdeki ilk karşılığı Naim Amca, her gittiğimizde bizi koklaya koklaya öpen, nazara okudu mu kuş gibi hafifleten Eminece çekildi bu alemden sonra.
Her birinin gidişiyle, ”Faniyim fani olanı istemem, acizim aciz olanı istemem. Ruhumu rahmana teslim eyledim gayrı istemem. ” İfadeleri döküldü dilimden
” İsterim, fakat bir Yar-ı Baki isterim” diye feryadı sürdüren yüreğime “Yağmura benzeyen o kelimeler” düştüğünde toprak kokusu yükseldi göğüme.
Gideceğimiz bu yere niye gelmiştik öyleyse? ”Dünyada ölümden başkası yalan” dediğinde şarkılar, ”Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız“ derdi babam. Önce nimeti, sonra Hakiki Nimet vereni düşün, ölüm de bir nimettir unutma diye eklerdi . Sen de, aklında bu sorular, Efendimize seslenirken yüreğinle, ”Kainatın varlık sebebi muhabbet midir? Her şeyi birbiriyle bağlar mı? İnsan yaratılışın en güzel meyvesi midir? Kalbinde kainatı kuşatacak bir muhabbet mi gizlenmiştir? Onun doğrultusu nereyedir? Kim o sonsuz muhabbete layık olabilir? İster istemez varlığın sahibine mi yönelir? Onun gayrına yönelirse belalı bir musibet midir? ” diyorsun dem’de.
Başımıza gelen bunca musibet “gayr”a talip olunca mı uğramıştır semtimize, bu şehre, ülkeye.
Dünyayı saran savaşlar, akan yaşlar, ölen çocuklar hep bundan mıdır?
Celal ardında Rahmet mi saklıdır?
Perdeler açılacak mıdır bir gün muhabbete fedai olanlara?
Feda etmek o kadar kolay mıdır, avuçta ateş tutulan zamanlarda?
Dünyayı muhabbet kurtaracak deriz de, yanaşmaz nefsimiz bir türlü, şahsi planda gönülleri hakikate ayarlı kılmaya.
“Söz zihne özgüdür , kelam gönle mahsustur. Kelam söylenmeyendir. Söylenince de mayalayandır. “ diyorsun demini aldıkça.
Biz bahar ülkesinin hiç bahar görmemiş çocukları, O maya ile mayalanan topraklarda doğan şanslılar hani, kurtulabilecek miyiz sözden?
”Derin acıların dilsiz olduğunu fark ettim” diyorsun ya, dile getiremediğim acılarımı bir bilsen!
Satırların yetişiyor imdada her dem: “Kaybolanlar sevgiye değmiyor . Batıp gidenler geride sadece hüzün bırakıyor. Kalbi kanatıyor, aklı yaralıyor efendim… Her şey yavaş yavaş eskiyor. Bitiyor. Geçip gidiyor . Yok oluyor efendim. Geride sadece anılar ve acılar kalıyor. Soluk fotograflar kalıyor… Bakınca sanki eskitiyorum. Diyor ya şair, tıpkı el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler. Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının… Dünya en çok tren istasyonuna benziyor efendim. Bir durakta ya biniyor, iniyor veya uğurluyoruz . Bu yüzden bir yakınım veya dostum gelse uğurlamak istemiyorum. El sallarken en çok İbrahim Peygamberin sözlerini hatırlıyorum. ” diyorsun ya, el sallarken sana, bende bıraktığın o hüzünlü resmi yeni yeni çözüyorum daha. ”Hiçbir şey kararında değil efendim. Bir sadık yar bulamadım. Bir kararda duramadım. Kime gönül verdimse terk etti, kime bağlandıysam çekip gitti. Beni terk etti. Terk edilmeyi istemiyorum efendim. Buna dayanamıyorum. ” derken nasıl da tercüman oluyorsun bana, ona, insanlığa.
Sırra talipsin hep, perdenin ardına. Bir ömür o eşiğin önünde, gönlün tek sermaye.
Yatışamayan kalbin her daim yakarışla inlemekte.
Ahirette seni kurtarmasını dilediğin satırlar, kitaplar dizi dizi dizilmekte.
Kalplerimizi her yandan sarıp bizi hareketsiz bırakan yabani sarmaşıkları kesip atabilmek için satırların keskin bir bıçak bazı demlerde. Merhametli bir kucak bazen demini alan yüreklere .
“Kalbim kendi kendini kanattıkça” bu sayfalara sığınacak artık her dem.
Sıcacık bir DEM, yanında demli çayım, demini almış bir yüreğin ışığından ruhuma akmakta.
Fonda “Dem bu demdir, dem bu dem” … çalmakta .
Dem, kan demek.
Dem, gözyaşı dökmek, soluk almak, nefeslenmek demek.
Zamanın en küçüğü, an demek dem.
Dem, içki demek, sarhoş olmak demek, aklı kaldırıp aradan gönül beklemek demek
Hepisinden iyice bir gönüle girmek demek dem,
Üstad demek dem, öğretmen, usta, sanatkar,
Kalb demek dem, aşk demek, yeni bağlar atmak gönle şevkle
Eskimiş, eprimiş bağlardan kurtulmak demek dem,
Acılardan sıyrılmak, unutma bahçesinde.
Korkusuzluk demek dem, kainata meydan okuyan bir yürekle yaşamak demek
Baharın eşsiz çiçeklerini mayalandıkları topraktan toplamak demek dem.
Gözü olana sabahın ışımasıdır dem
“İnsanın kendini tanıyabilmesi için başka bir ruhun derinliklerine dalmasıdır” dem.
Nurdur dem, nurdandır, nimettir dem.
Kalbinde merhamet adlı bir çınarı büyüten adamın, ab-ı hayatından damıttığı kitaptır dem.
Artık raflarda.
HANDAN GÜLER


"Dem Bu Demdir, Dem Bu Dem"
Sadık Yalsızuçanlar - 31.08.2009 22:45


http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/demli-bir-deneme/2009/09/

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin