28 Nisan 2010 Çarşamba

SENİ UZAKTAN SEVMEK AŞKLARIN EN GÜZELİ...

Yol İşareti


Sevdinse...

Aşkında yitip yok oldun,

Karıştıracaksın günü, ayları.

Sevgi yollarında ne kaide, kanun

Kendin aşmalısın bu dolayları.

Eriyip kendini yok sanacaksın

Bu derdin olmayıp özge çaresi

Sen hız hız "kazaya" uğrayacaksın

Yoktur bu yollarda yol işareti

Bahtiyar Vahapzade


Salim Dündar

24 Nisan 2010 Cumartesi

KENDİNE İYİ BAK..."AÇIK DENİZ"LERDE...

Yan yana geçen geceler unutulup gider mi?


Acılar birden biter mi?

Bir bebek özleminde seni aramak varya

Bu hep böyle böyle gider mi?

Suya hasret çöllerde beyaz güller biter mi?

Dikenler göğü deler mi?

Bir menekşe kokusunda seni aramak varya

Bu hep böyle böyle gider mi?

Kendine iyi bak beni düşünme

Su akar yatagını bulur.

İçimdeki fırtına kör kurşunla diner mi?

Bir mavzer çığlığında seni aramak var ya

Bu hep böyle böyle gider mi?

Şu kahpe dünya seni bana düşman eder mi?

Dostluklar birden biter mi?

Bir kardeş selamında seni aramak var ya

Bu hep böyle böyle gider mi?

Kendine iyi bak beni düşünme

Su akar yatağını bulur.

KENDİNE İYİ BAK...AHMET KAYA YORUMU...
Bir Hatırlatma: SADIK YALSIZUÇANLAR'ın sunduğu Açık Deniz’de bu hafta Muhsin Kızılkaya, Osman Tunç ve Arif Zerevan konuk oluyor. Programda Mela Ceziri, Faqiye Teyran, Ahmed-i Hani, Mehmed Uzun, Cigerhun gibi ediplerden söz edilirken şarkılara da yer verilecek. Bu gece 23:00'te... 

23 Nisan 2010 Cuma

EVLİLİK ÜZERİNE...



Evlilik, sabahleyin üstünüz açık uyandığınızda, "yorganı hep üstüne
çekiyor" diye kızmak değil, "iyi, gece üşümeden uyuyabilmiş" diye
sevinebilmektir. Eşinizin de "eyvah, o üşümüş" diye üzülebilmesidir. 
Evlilik, birlikte oyun oynamaktır. Ama birbirine oyun oynamak değil.
Evlilik, dostlar gittiğinde elinizde kalan yegane şeydir. Evlenince dostlar
zaten giderler.
Aşksız evlilik, evliliksiz aşkı doğurur.
Evlilik, en şiddetli tartışmaları bile bir buse ile bitirebilmeyi başarmaktır.
Bazı başka buseler de en şiddetli tartışmalara yol açabilir.
Evlilikte sağır bir koca ile kör bir kadın mükemmel çift oluşturur.
Evlilik çılgınca birşeydir. Aklınız başınızda değilken evlenirsiniz,
evlendiğinizde aklınız başınıza gelir, ama yine de bu çılgınlığı
sürdürmeye devam edersiniz.
Evlilikte çiftler turnusol kağıdına benzer. Turnusol kağıdı aside girince başka, baza girince başka renk alır. Evlenen insanlar da tıpkı bunun gibi evlilik ortamında değişir.
Evlilik erkeklerin özgürlükleri, kadınların da mutlulukları üzerine oynadıkları
bir kumardır.
Evlilik, eşlerin kendi kendilerine "ben, eşimin hayatına eşlik görevimin dışında ne tür bir anlam katıyorum?" diye sormalarıdır. Siz "Ben, eşimin hayatına ne tür sorunlar katıyorum ve
bunları nasıl en aza indiririm?" sorusuyla da başlayabilirsiniz.
Evlilik saksı çiçeğine benzer, sürekli sevgi gösterip sulamazsanız ölür.
Taraflardan sadece biri sürekli sulayacak olursa, çiçek sağ kalır, ama
sulayan taraf bıktığı anda çiçek ölür. Her iki tarafın da ilişkiye
dengeli bir biçimde bakması, yeşertmesi gerekir. Bir çiçeği çok fazla
sularsanız da köklerini çürütürsünüz!
(ALINTI) 

20 Nisan 2010 Salı

Vakit tamam seni terkediyorum...AHMET KAYA yorumuyla...

 
 

Vakit tamam seni terkediyorum
Bu incecik bir veda havasıdır
Parmak uçlarına değen sıcaklık
İncinen bir hayatın yarasıdır

Kalacak tüm izlerin hayatımda
Gözümden bir damla yaş aktığında
Bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan
Kan tarlası gelincik şafağında

Ölümse korktun savaşsa hep kaçtın
Vur kendini korkularda hadi al
Sen bir suydun sen bir ilaçtın
Hoşçakal canımın içi hoşçakal
Hoşçakal gözümün nuru hoşçakal.


Ahmet Kaya-Vakit Tamam Seni Terkediyorum

19 Nisan 2010 Pazartesi

Öğrendim ki... Ne kadar küçük dilimlersen dilimle Her işin iki yüzü var. ATAOL BEHRAMOĞLU'NDAN...



Ataol Behramoğlu / Öğrendim Ki

Öğrendim ki...
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karşı tarafa bırakırsınız.

Öğrendim ki...
Güveni geliştirmek yıllar alıyor,
Yıkmak bir dakika.

Öğrendim ki...
Hayatında nelere sahip olduğun değil
Kiminle olduğun önemli.

Öğrendim ki...
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mümkün
Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.

Öğrendim ki...
Kendini en iyilerle kıyaslamak değil
Kendi en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki...
İnsanların başına ne geldiği değil
O durumda ne yaptıkları önemli.

Öğrendim ki...
Ne kadar küçük dilimlersen dilimle
Her işin iki yüzü var.

Öğrendim ki...
Olmak istediğim insan olabilmem
Çok vakit alıyor.

Öğrendim ki...
Karşılık vermek
Düşünmekten çok daha basit.

Öğrendim ki...
Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek
Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki...
'Bittim' dediğin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki...
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatını kontrol eder.

Öğrendim ki...
Kahraman dediğimiz insanlar
Bir şey yapılması gerektiğinde
Yapılması gerekeni
Şartlar ne olursa olsun yapanlar.

Öğrendim ki...
Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki...
Bazı insanlar sizi çok seviyor
Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.

Öğrendim ki...
Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz
Bazıları hiç karşılık vermiyor.

Öğrendim ki...
Para ucuz bir başarı.

Öğrendim ki...
En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.

Öğrendim ki...
Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden bazıları
Kaldırmak için elini uzatır.

Öğrendim ki...
İki insan aynı şeye bakıp
Tamamen farklı şeyler görebilir.

Öğrendim ki...
Aşık olmanın ve aşkı yaşamanın çok çeşidi vardır.

Öğrendim ki...
Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar
Daha uzun yol yürüyor.

Öğrendim ki...
Hiç tanımadığın insanlar,
iki saat içinde,
senin hayatını değiştirir.

Öğrendim ki...
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatır.

Öğrendim ki...
Duvarda asılı diplomalar
İnsanı insan yapmaya yetmez.

Öğrendim ki...
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa, anlam yükü o kadar azalır.

Öğrendim ki...
Karşısındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında çizginin
nereden geçtiğini bulmak zor.

Öğrendim ki...
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek aşkların da!

Öğrendim ki...
Tecrübenin kaç yaşgünü partisi yaşadığınızla ilgisi yok,
Ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Öğrendim ki...
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve güven öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil.

Öğrendim ki...
Ne kadar yakın olursa olsunlar
En iyi arkadaşlar da ara sıra üzebilir.
Onları affetmek gerekir.

Öğrendim ki...
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Öğrendim ki...
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın
Dünya sizin için dönmesini durdurmuyor.

Öğrendim ki...
Şartlar ve olaylar,
Kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Öğrendim ki...
İki kişi münakaşa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamına gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamına gelmez.

Öğrendim ki...
Her problem kendi içinde bir fırsat saklar.
Ve problem, fırsatın yanında cüce kalır.

Öğrendim ki...
Sevgiyi çabuk kaybediyorsun, pişmanlığın uzun yıllar sürüyor.

18 Nisan 2010 Pazar

MAVİ GÖZLÜ MEMLEKETİMMM...DOSTUM BANA İZMİR'İ ANLAT, HÜZNÜME BİRAZ İMBAT KAT...

Mavi gözlü memleketim İZMİR'de baharla birlikte kültürel esintiler de canlandı.İşte dün başlayan kitap fuarı hakkında detaylı bilgiler:))
 tabi ilgilisine:)))
ETKİNLİK TAKVİMİ

KATILIMCI LİSTESİ

İMZA GÜNLERİ

SERGİLER




17 Nisan 2010 Cumartesi

BİTSİN BU AYRILIK BİTSİN BU GURUR...NE OLUR GERİ DÖN...BİTMEMİŞ GİBİ...MELİHAT GÜLSES YORUMUYLA NEFİS BİR ŞARKI...


AÇIK DENİZ'İN bu haftaki konukları MELİHAT GÜLSES ve eşi NECİP GÜLSES .

AÇIK DENİZ, ÜLKE TV' DE 22.45'te.


VE BİR ŞİİR...
Sarıldığımız anlar için..
Yazan Hasan Hüsrev Hatemi   
seni çok az düşünmeye andiçmeliyim;
düşünmek seni, ölümü mûnisleştirir,
güller açılmağa başlar ardarda.
ama versailles bahçelerinde değil,
hindibalı, ısırganlı yollarda...
seni düşünmek bir konser başlatır o anda,
ama öyle siyah papyonlu bir virtüöz değil,
kunduraları tozlu, bakışları dalgın,
kamburlaşmış kır saçlı bir tanbûri,
yakıcı nağmeler koşturur yüreğimde...

seni düşünmek erzurum, tebriz, tiflis;
yani aşık garip coğrafyası.
içimde şahsenemmişsin gibi bir his,
sen bundan habersiz, uzak kentlerde,
batılı bir hüzün yaşarken bile.
seni düşünmekten korkuyorum artık;
ölümlü olduğunu her akşam karanlık,
söylüyor bana ve buna tahammül zor...
benim ölümüm mûnisleşirken,
seninki kanlı zalim oluyor gözümde.
çok az düşümeliyim seni çok az.
seni çok az düşünmeye andiçmeliyim...


sarıldığımız anlar için..
Sadık Yalsızuçanlar - 16.04.2010 22:19

   

16 Nisan 2010 Cuma

2010 BLOG ÖDÜLLERİ YARIŞMASINDA KÜLTÜR SANAT BLOGLARI KATEGORİSİNDE ADAYIM...DESTEKLERİNİZİ BEKLİYORUM


SEVGİLİ BLOGCU ARKADAŞLARIM
YUKARIDA LOGOSUNU GÖRDÜĞÜNÜZ BLOG YARIŞMASINDA KÜLTÜR SANAT BLOGLARI KATEGORİSİNDE ADAYIM. 30 NİSAN 2010'A KADAR SÜRECE OYLAMALARDA DESTEKLERİNİZİ BEKLİYORUM. SAĞ EN YUKARIDAKİ AMBLEMİ TIKLAYARAK OY KULLANABİLİRSİNİZ. ŞİMDİDEN HERKESE TEŞEKKÜRLER.

UNUTMADAN:)) YİNE YANDAKİ ORMAN RESMİNDEN GİRİŞ YAPARAK ULAŞACAĞINIZ İKİNCİ BLOGUM DA KİŞİSEL BLOGLAR KATEGORİSİNDE ADAYDIR. AYNI ŞEKİLDE ORADA DA B.Ö AMBLEMİNİ TIKLADIĞINIZDA KARŞINIZA ÇIKAN SAYFADA OYUNUZU KULLANABİLİRSİNİZ.

MUTLU GÜNLER...

HANDAN GÜLER 

15 Nisan 2010 Perşembe

"Kendimi de koysam ayağımın altına yine de yetişemiyorum ey aşk, omzunun hizasına."


Uluorta

-seyrek gülüş sen ne güzel bir şeysin-
-nazlanırsın ama bir gün gelirsin-

düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
olsun artık diyorum ne olacaksa
paralı asker miyim neyim ben
ekleyip duruyorum sabahları akşama
ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim
hem de mayhoş elma tadında.

kendimi de koysam ayağımın altına
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin
nereye konsam geri sayım başlıyor
kurcalıyor beni bir çırağın elleri
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.

sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.

kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et:
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde
dr. şükrü öncüoğlu'ndan
üç ayda bir reçete.

acıyan bir şeyim ben burdan çok uzaklarda
ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla
çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması
bir yastık arıyorum kuş seslerinden
mühim değil sonrası.

sorma,
yangın sönseydi suyla
denizler her akşam böyle yanmazdı.

yakartop oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler gördüm dağları biçen
yolundaydı herşey, ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda
kendimi unuttuğumu anladım
karşı kıyıda.

şiirler söyledim belki duyarsın diye
çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin
sana seslendim durdum bu küçücük odadan
acımı duy, sensin pusulam benim
ki dünya
silinmiş bir harita
gibi yabancı bana.

sorma,
usulca uzandığında
bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.

İbrahim TENEKECİ


14 Nisan 2010 Çarşamba

Yeni bir akım: Salaktivizm...Psikiyatrist-Yazar CEM MUMCU'dan çarpıcı tespitler




Eylemlerimizin anlamı niyetlerimizle belirlenir. Gerçekliğin en temel değer olduğu bir çağa ihtiyacımız var


Kafalarımızı açmamız lazım. Kendi kafamızdan başlayarak neyi niye yaptığımıza bakmamız lazım. Kendimizi enselememiz lazım. Çok fena yalana bulandık.Sevişeceğimize seksi görünmek istiyoruz. Okuyup idrak edeceğimize bilgili görünmeye çalışıyoruz. İyi insan olmayı değil iyi bir insan görüntüsü vermeyi amaçlıyoruz. Görünmek istediğimiz şeyi ‘ol’mayı amaçlamadığımız için üzerimize giydiğimiz kostümü çıkarıp yatağa girdiğimizde kendimizle karşılaşıyoruz. Yatağı bir ayna olanlar endişeyle bakıyorlar kendilerine. Kiminin aynası bile yok; çıplaklığına bile örtü geçirmiş, çarşafın altında yatıyor
...
Yaptığımız şeyi niye yaptığımız o şeyin içinin ne ile dolu olduğunu belirler. Algıların gerçekliğin üstünü örttüğü, bütün dünyanın bir pazar ve gösteri alanı haline geldiği bu çağın gözden kaçırdığı budur. Bu yüzden mutsuzluğunun nedenini bile göremiyoruz. Düşlerimizin gerçekliğimizden daha sahici olduğu, ama düşlerimizin bile yorumlarının satılık olduğu bu çağda kavramların da içi bomboş.

İyi olmak, iyilik yapmak bile kampanya artık. Sosyal sorumluluk kampanyaları yapılıyor. Bunların da bazıları bizim iyi insan, sorumlu vatandaş olma arzularımızı kullanan bir pazarlama tekniği.
...
Slacktivizm diye bir şeyden bahsedeceğim size. Bu, yeni çağın aktivistlerini tanımlıyor. Öyle bilgisayarın başında oturup facebook, twitter, myspace gibi yerlerde dünyayı kurtarmak için bir yerlere tıklıyorsunuz. Bir takım gruplara katıl tuşuna basıveriyorsunuz. Böylece aktivist oluyorsunuz. Hiçbir efor sarfetmeden kendini mutlu hissetmek ve tatmin olmak için eylem yapan aktivist(?)in adı bu. Slacktivistler arabalarına çıkartmalar yapıştıyorlar, kollarına bir takım bilezikler takıyorlar. Hatta mümkünse kendi isimleriyle değil nickleriyle gruplara katılıyorlar. Ne polis, ne nezaret, ne risk. Sen de tıkla dünya değişsin: Dijital kurtuluş...

Hem aktivist hem sanatçı Çaptan düşme korkusu yaşayan ‘ünlü’ler hemen bir sosyal sorumluluğa yapışıyorlar. Hastalıklar seksüalize ediliyor. Meme kanserine dikkat çekmek için memeler açılarak fotoğraf çekiliyor veya sütyenlerin rengi değiştiriliyor. Meme kanseri için yapılan bu çalışma ile memelerini kontrol ettirmek isteyen kadınlar konuyla ilgili sağlık merkezlerine ve doktorlarına para akıtıyorlar. Medya, kampanyanın seksi fotoğraflarını kullanarak tiraj yaratıyor. Fotoğrafları çeken fotoğrafçı da hem aktivist hem sanatçı oluyor. Kampanyaya katılan ‘ünlü’, röportajlar veriyor. Yeni bir sütyen pazarı yaratılıyor. Kanserli çocukların yararına yapılan kampanyanın kokteylinde çekilen fotoğraflar magazin dergilerini süslüyor

Sahici olana tutunma zamanı Bunlar adeta oksimoron durumlar.

Diyorum ya, kendimizden başlayarak kimin neyi, niye yaptığına bakmamız lazım. Aktivizm veya sosyal sorumluluk adına bir şeyler yapan herkesin, her vakfın, her derneğin, her markanın da bizim bunu düşündüğümüzü, sınadığımızı, buna dikkat ettiğimizi bilmesi lazım. İnsanın sahici olana tutunma zamanı yaklaşıyor. Gerçekliğin en temel değer olduğu bir çağa ihtiyacımız var. Yoksa biz bir şeyleri tıklayacağız birileri bizi tıklayacak. Tık kültürü, tık eylemleri derken hayat karşısında tıknefes kalacağız

CEM MUMCU

Yazının tamamı için burdan
-----------------------------------------------
İSTANBUL'DA KÜLTÜREL ETKİNLİK TAKVİMİ

1-Müzik - Konser [27]
2-Söyleşi [16]
3-Seminer [12]
4-Çocuklar İçin [18]

5-İSTANBUL FİLM FESTİVALİ FİLM GÖSTERİM TAKVİMİ

SON 4 GÜN İŞTE FİLM LİSTESİ

13 Nisan 2010 Salı

AŞKLAR AYAKKABILAR GİBİDİR...CAN YÜCEL'DEN:))



AŞKLAR AYAKKABILAR GİBİDİR.
Bazıları çamur yagmur, toz, toprak, kar buz gibi her türlü "kötu hava" koşullarına dayanıklıdır.
Bazıları ise ummadığınız kadar kısa zamanda çabucak "yamulur" ilk yağmurlu havada "altı açılır" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
Aşklarıda ayakkabılar kadar "itinayla" seçmezseni...z,tıpkı ayağınızda oldugu gibi yüreginizde NASIR oluşabilir.
Dar gelen bir ayakkabıyı sadece tarzını begendiginiz için "zamanla açılır " diyen satıcıya inanarak alırsanız,zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" başlar.
Ruhunuzu daraltan bir aşk içinde yalnızca fiziksel begeniye kapılıp" zamanla düzelir" diyenlere kanarsanız, yine zamanla içinizdeki olumlu duyguların "çarpıldıgını" görebilirsiniz.
Aşık olabileceginiz insan türü, tıpki ayakkabılar kadar değisik stillerde, farklı kalitelerde ve sayısız "renktedir"....
Aşkı bir çesit serüven olarak "spor" gibi yasayanlar,aynen "spor ayakkabı" gibi dikkat çekici ve rahat kişileri bulurlar.
Tersine aşkta tutucu ve istikrarlı olmayı benimseyenler "klasik ayakkabı" gibi muhafazakar çizgiler taşıyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabılar gibi sadece cinsellik ve eğlence zevkleriyle ateşlenen aşklar vardır.
"Bez" ayakkabılar gibi kısa omurlu "tatil aşkları" ise hemen herkesin kişisel tarihinde mevcuttur.
"Marka" ayakkabı alır gibi,sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" aşıklar görürsünüz.
Katı plastikten "yagmur çizmesi" edinir gibi mantık süzgecinden geçirip "işe yarar" biçimde yaşamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrıca ne tuhaf ki,psikolojik testlerde "zaafı" olup evine sayısız çesitte ayakkabılar yığan insanların aynı zamanda "değişik" türde aşklara da zaafı oldugu söylenir.
Evet, aşk "ayakkabıdır" Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp "hor" kullandıgınız zaman kolayca eskittiginiz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediginiz zaman kısa sürede "eskitirsiniz".
Ve nasıl ki "delik" bir ayakkabıyı tamir ettirdiginizde yalnızca "bir miktar" ömrünü uzatmış olursanız; "delik" bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da "asla eskisi gibi olmayacaktır"!

Can YÜCEL!!!!

HASRETİN ÇIĞLIĞI...SEZAİ KARAKOÇ'TAN...BEN DEĞİLİM...İLHAN İREM'DEN...



Hasretin Çığlığı

Gözlerimi de götürdün benden giderken,
Özlemin sığmıyor artık gecelere;
Zaman zaman durdu sanki takvimlerde.
Denizler çok sakin, güneş çok masum,
Ellerinde kayboluyor bir mazlum.
Sesin çınlıyor kulağımda her yerde,
Elemimden gözlerime çekilmiş perde.
Nerelerdesin hangi batık kenttesin kimbilir?
İşte bütün kötülükler kendiliğinden silinir.
Seni arıyorum güneşin battığı her yerde,
Eminim ordasın ama görünmüyorsun bir zerre.
Virane olmuşum iklimler küsmüş sana,
İsmini duyduğumda hayat gülüyor bana.
Yalan senden başkası dünya, hayat yalan;
Omzumda bir sevdalı var durmadan alayan.
Rüyaymış meğer seninle yaşadıklarımız,
Umrunda değilmiş meğer sevdamız.
Madem öyle çek git istediğin yere,
Masum bir tebessüm bırak gözlerime,
Ellerimin değdiği her yere sevdamı yazarım,
Lazım olur belki bir sevdalıya mezar kazarım.
Eğer bir gün özlersen gözlerimi ufka bak,
Gayri senden tek isteğim var.
İstersen son kez arkana bak
Melum melum bak ki ölmem için yüreğimi yak.
Virane olmuşum iklimler küsmüş sana,

Sezai Karakoç

BEN DEĞİLİM...İLHAN İREM'DEN.

10 Nisan 2010 Cumartesi

NİETZSCHE'DEN...


NİETZSCHE'DEN...


"Hepimiz bazen birileriyle o kadar yakınlaşırız ki


dostluğumuzu ya da kardeşliğimizi hiçbir şey engellemiyormuş gibi

görünür, bizi ayıran küçücük bir köprü vardır, hepsi o kadar. Ama tam

sen bu köprüye adım atacakken sana şu soruyu sorsam :"Bu köprüyü geçip

bana gelir misin?" İşte o anda artık bunu istemeyiverirsin, sorumu

tekrarlasam öylece suskun kalırsın.O andan itibaren aramıza dağlar ve

azgın nehirler girer, bizi ayıran ve birbirimize yabancılaştıran

duvarlar bitiverir önümüzde ve bir araya gelmek istesek de artık

yapamayız. Ama o küçücük köprüyü düşündüğünde sözcüklere sığmayacak

kadar büyüyüverir gözünde; yutkunur ve şaşar kalırsın..."

Nietzsche

Can Yücel`in MAL BEYANIDIR...Hiçbir şeyde gözüm yok, sen yanımda ol yeter



Can Yücel`in MAL BEYANIDIR...


1. Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen

2. Gökyüzünde bi bulut

3. Bitlis"te beş minare

4.... Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili

5. Bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı

6. Islıkla da çalınabilen dört anonim türkü

7. Palandökende bir palan, iki döken

8. Kastamonu"da üç kasto

9. Üç fay hattı

10. Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma

11. Dünyada mekan

12. Ahirette iman

13. Denizde kum

14. Biri ingilizce 6 adet küfür

15. Sevenlerin kalbinde kurulmus bir taht

16. Bi sürü saç sakal, kil, tüy, yün

17. Üç ayrı parkta üç ayrı belediyeye ait üç ayrı banka reklamlı bank

18. Bi ayakkabı çekeceği

19. Bir adet agaç gölgesi

20. Üç kuş kanadı sesi

21. Bi sürü kedi köpek

22. Bi marmara denizi

23. Camına yaslanip seyredilen iki piliç çevirmeci

24. Çalıp çalıp kaçılan bes melodili apartman zili

25. Anne babadan kalma yarısı yaşanmış bi ömür...!
 
Hiçbir şeyde gözüm yokkkk sen yanımda ol yeter:))))

9 Nisan 2010 Cuma

SEVGİ ANLAŞMAK DEĞİLDİR...PEKİ SİZCE ANLAŞMAK NEDİR?


"ANLAŞMAK " NEDİR ?
iki insanın ‘anlaşması’ , dostluğun temel öğesi sayıla gelmiştir.. ne ki ‘anlaşmak’ , çok değişik şe...ylerin ortak adı olabiliyor..

birbiriyle çok az konuşarak , bakışmakla yetinerek – neredeyse !- anlaşanlar olduğu gibi , durmadan çekişerek , birbirine takılarak , birbirini eleştirip yererek , tek yönlü ya da karşılıklı bir saldırganlığın yırtıcılığa dönüşe vereceği noktanın kıl payı berisinde kalarak anlaşanlar da var ; biri ötekinde sonuna dek eriyerek , yada biri ötekini sonuna dek soğurarak anlaşanlar da var..

bu ‘anlaşma’ların hepsi , özde bir ‘onaşma’ olsa gerek.. karşıdakinin şu ya da bu haliyle , olduğu , olabileceği gibi , olmak , görünmek istediği gibi kabul edilmesi.. ‘


BİLGE KARASU

PEKİ SİZCE ANLAŞMAK NEDİR ?

TEOMAN'DAN SEVGİ ANLAŞMAK DEĞİLDİR

AÇIK DENİZ' LERDE YOL ALIYOR GEMİ: TURGUT ÖZAL ANISINA...

İKİ ÖNEMLİ HATIRLATMA:

1- AÇIK DENİZ 10 NİSAN 2010' TURGUT ÖZAL DOSYASI İLE EKRANA GELİYOR.


O, hikayeciliğindeki ve yazarlığındaki ritm ve ahengin güzelliği ile okuyucularını her kitabında bahar atmosferi ile sarıyor. Edebiyatçı-Yazar Sadık Yalsızuçanlar her Cumartesi Ülke TV’de izleyenlerle buluşuyor. Ünlü yazar, her hafta Açık Deniz’de şair ve yazarlarla, düşünce adamları ve kanaat önderleriyle kalbin, aklın, benliğin ve ruhun ışıklarını yakacak özel söyleşiler gerçekleştiriyor. Açık Deniz’de bu hafta Sekizinci Cumhurbaşkanlarımızdan merhum Turgut Özal’ın ölüm yıldönümü münasebetiyle, Turgut Özal anısına özel bir yayın yapılacak.
 
 
Açık Deniz’de bu hafta Sadık Yalsızuçanlar Türk siyasetindeki yenilikçi tutumu ve hala soru işaretleri barındıran ölümüyle iz bırakmış isimlerden biri olan Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın anısına özel bir yayın gerçekleştirecek. Programa Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, oğlu Ahmet Özal, işadamı Zeynel Abidin Erdem, Eski ANAP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Alaattin Fırat konuk olarak katılacak. Galip Demirel ve Vehbi Dinçerler’in telefonla katılacağı Açık Deniz’de, Turgut Özal’ın özel hayatından, siyasetçi kişiliğine kadar geniş perspektifteki dünya görüşü izleyenlerle paylaşılacak. Turgut Özal’ın hayatından kesitlerin yer aldığı görüntülerin de ekrana geleceği programda siyaset dünyasından isimlerle Turgut Özal hakkında yapılan söyleşilere de programda yer verilecek. 


Keyifli söyleşiler her hafta Sadık Yalsızuçanlar’ın sunumuyla her Cumartesi 22:’45te Ülke TV’de…

2- 13 NİSAN 2010' DA ANKARA TOBB ÜNİVERSİTESİNDEN BİR ETKİNLİK HABERİ: 

KONUK: İŞ KADINI AYNUR BEKTAŞ
KONU: KADINLARIN TEŞVİKLERDEN HABERDAR EDİLMESİ
YER: TOBB ÜN.MAVİ AMFİ.
SAAT: 11:00-13:00
  3- İstanbul'da konferans-söyleşi-konser yani etkinlik haberleri için buraya bakınız ki 12-17  Nisan arasındaki 68 adet güzelliği kaçırmayınız, İstanbullular:))

SENİ SEVİYORDUM...İCLAL AYDIN'IN KALEMİ VE SESİNDEN...


SENİ SEVİYORDUM

Sana uzak kentlerden birinde zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi...
Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi
İnsan hergün anımsar mı aynı gözleri
SENİ SEVİYORDUM ve senin haberin yoktu
Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun, herkesten başkayd...ı işte...
Güldüğü zaman yukarıya bakardı;
Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı...
Ne güzeldiler sen bilmiyordun...
BEN SENİ SEVİYORDUM...
Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler
Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu
Geri dönüyordu, çoğalarak
Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, herseyi erteleyişim oluyordun
Kalp ağrısı oluyordun,
Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun,
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk,
Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk
Cesurduk...
Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller...
Ben SENİ SEVİYORDUM sen bilmiyordun...
Sevinçlerim oluyordun arasıra sen hiç bilmiyordun
Sonra herhangi biri oldun, bütün sevinçlerim bittikten sonra
Yağmurlar yağdı, serin haziran akşamları
Derken bir gün uzaktan gördüm seni...
Saçların bana inat başın herseye meydan okuyarak işte yine aynı
Kalbimi acıttı her zamanki gibi...
Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun
Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir ya da boşver bilme en iyisi...

İclal AYDIN'ın sesinden dinlemek için burdan:))



8 Nisan 2010 Perşembe

HERKES ATAR OLTASINI UMUDA...SEZEN AKSU'DAN BÜKLÜM BÜKLÜM çalarken fonda.

 Herkes atar oltasını umuda, uzaklaşıp bekler sonra.
     "Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar şehirde" umutla.
     Plazaların da faydası var insana, pek de mühim olmadığını hatırlatıyor ukala kafalara, boylarıyla.

    İki yanı ağaçlı bir yoldan çiçekler toplaya toplaya girmeli insan ruhunun odalarına.
  Sıcak gönüllere uçmalı belki de leylekler gibi, ısrar etmemeli kabul görmediği soğuk diyarlarda.

                                     
Üzülmemeli bir de insan, batsa da gemileri umudu aradığı sularda, bir denizaltı olarak uyanır belki acıların koynunda.  
Kargaşa, kaos sarsa da etrafını önemli olan dik durabilmektir, bildiğin doğrularla, meydan okumaktır zamana ruhunla.
Ve göğe bakmak, yani umuda, sonra denize, iki mavinin sarıldığı çizgiye...SAHİBİ'MİZ VARKEN GEREK VAR MI UMUDU GÖNÜLDEN DÜŞÜRMEYE:))  

SEZEN AKSU'DAN... BÜKLÜM BÜKLÜM

7 Nisan 2010 Çarşamba

"Hal"in kağıda düşmüş gölgesi...YEŞİL DERGAHIN AYNASI...Sezen Aksu yorumuyla "Herkes yaralı"


Sade, samimi ve akıcı bir uslupla yazılmış bir kitap okudum bugün. Adı; YEŞİL DERGAHIN AYNASI
Yazarı, SALİHA MALHUN. Sanki adım adım O'nunla dolaştım Bursa'nın sokaklarını. Oysa  bu şehrin içinden çok uzun yıllar önce sadece bir kez geçip İstanbul'a gitmiştim bir okul gezisinde. Tarihi bir çarşı hatırlıyorum can arkadaşımla bir kaç parça güzellik almıştık oradan. Bir yerde yemek yemiş, Ulu Cami'nin bahçesinde biraz oturmuş, su içmiş, tarihin o kuşatıcılığında manevi havasını içimize çekmiş, ancak kalabalık sebebiyle içeri girememiştik, dönüşte detaylı gezeriz demişti öğretmenlerimiz ama olmadı.Ve o gün bugündür yolum düşmedi şanlı Osmanlı şehrine. Bu kitabı okuyunca ilk hissettiğim biran önce oraya gitmek arzusu oldu.

Bu duyguya bir de NİHAT DAĞLI'nın ödüllü öyküsü "AŞK İLE BURSA, AŞK İLE..."yi okuduğumda kapılmıştım.Bilmiyorum ne zaman nasip olur ama galiba önce hazır hale gelmeli, liyakat kesbetmeli ki şehir çağırsın beni... 


"Bu kapı yokluk kapısıdır, varlığına bırakta gel" şeklinde özetlenebilecek terk kavramı üzerine kurulu kitapta terk-i terketmeye çalışan bir gönlün çilesi, görünüşte yalnızlığının görünmeyende kalbini zenginleştirmesinin hikayesi gizli.

İlk anda bana TERK adlı hikayeyi anımsatsa da yazarın bu öykücünün çeşmesinin ab-ı hayatından içtiği belli. Lakin herkesin başkadır öyküsü, yola çıkışımız, yoldan çıkışlarımız, geri dönüşlerimiz, bitmişliklerimizle  farketmeden yeniden dirilişlerimiz başka başkadır. Farklı yerlerde, farklı zamanlarda aynı imtihanlara tabi tutulup farklı cevap kağıdı sunarız Rabb'imize. Kimin ne puan aldığı, kimin kazanıp kimin kaybettiği o kadar belirsizdir ki, bu alemde kazanma kuşağında kaybedenler olduğu gibi kaybedenler belki de kazanmıştır bir başka boyutta, yanmış kalbinin küllerinden yeniden doğmuştur öte dünyada.

Çok söze gerek yok, kitap "Hal"in kağıda düşmüş gölgesi, kelimelerin sihrine ihtiyacı kalmamış bir samimiyet seçkisi.Ve Bursa'nın nefeslendirici yeşilliği kuşatsın isterseniz bu baharda içinizi alın elinize derin dalışlar sonucu çıkarılmış incileri.    

HANDAN GÜLER

Sezen Aksu yorumuyla "Herkes yaralı"

6 Nisan 2010 Salı

DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN...SİMÜLASYON KURAMI


SİMÜLASYON KURAMI ÜZERİNE NOTLAR VE SÖYLEŞİLER


Yazar Prof.Dr. OĞUZ ADANIR-9 Eylül Üniversitesi Sinema bölümünde öğretim görevlisidir.

Lisans, master, doktora eğitimini Fransa’da yapmış olan yazar bir Jean Boudrillard hayranıdır. Bu düşünür ülkemizde üzerinde çok çalışılmış biri değil, dünyada da çok anlaşılamamıştır. Düşünürün makaleleri genel olarak sosyoloji ve felsefe üzerine yazılmış. Kitap ise yazarın düşünür hakkında yazıp dergilerde yayınlanmış makaleleri ve düşünürle yaptığı söyleşilerden oluşuyor.

Şimdi de kitaptan kısa kısa paylaşımlarda bulunmak istiyorum. Simülakr görüntü demektir. Simülasyon Evreni de bir görüntüler alemidir. J.B. tarafından 1980’lerde ortaya atılmış bir kuramdır. Buna göre; batı bitmiştir. Tarihi misyonunu gerçekleştirememiş, başarısız olmuş ancak tüm dünyayı koloni sistemi ile sömürdüğü için hala gücü elinde bulundurmaktadır. Ve bu güçle kendi bitmişilğini gizlemek için simülakr=görüntüler alemi oluşturmuştur. Yeni dünya düzeni denen bu yapıya j.b yeni dünya düzensizliği der. Dünya üzerinde fırtınalar koparan ideallere konu olan düşünce akımları bir bir yıkılmış, Maksizm rüyasının sonuna gelinmesiyle sol çöktüğünden sağ da niteliğini kaybetmiştir. Çünkü herşey zıddıyla bilinir. Solu ayakta tutan sağ kutuptur. Kutuplar yitince sağ da sol da kalmamıştır. Eskinin marksistleri rüyalarının gerçekleşmeyeceğini anlayınca iktidara talip olmuşlar ve idealleri bırakmışlar, düzenin yani düzensizliğin parçası olmuşlardır.

Simülasyon evreninin en önemli taşıyıcı unsurları başta T.V., gazete vb. olmak üzere kitle iletişim araçlarıdır. TV.’den akşama kadar binlerce görüntü akar. Bir savaş haberi ile deterjan reklamı aynı duygusal ve düşsel açıdan verilir. Duyarsızca sunulan görüntüler nesnece de aynı duyarsızlıkla algılanır. Bir oyunun içinde yeraldığını anlayanlar çaresizlik duygusuna kapılır. Kişiler rayting, performans, başarı, anket, referandum gibi araçlarla sistemin içinde tutulur ki, bir oyunun içinde oldukları gerçeğini daha geç farketsinler. Hız ve bunca çok program yapılması da dinamik görüntü vermek içindir. Batının durağanlığını gizleyecek perdelerdir bu hızlı görüntüler, yetişilmez zannedilen programlar. T.V. nin kapatma düğmesine bastığınızda ise çevrenizde hiçbir şeyin değişmediğini anlarız .Ama içindeyken anlaşılmaz, tıpkı 1000 km hızla giden bir uçaktan dışarıya baktığımızda duruyoruz yanılsaması gibi.

Batı’da demokrasiler iyi hale gelmeden kötü hale gelmiş, milliyetçilik, ırkçılık, tutuculuk iyice yükselmiştir. Türkiye vb. üçüncü dünya ülkelerinde ise henüz tam bir demokrasi olmadığından, Batıdan daha iyi nitelikte evrensel değerlere sahip demokrasiler üretilmesi şansı vardır. Ancak demokrasinin bugün bizde olduğu gibi parodi niteliğinde kalmaması için kollektif olarak benimsenmesi, halkça bir gereksinim olarak algılanması sonucunda gerçekleşmesi gerekmektedir.

Madem Batı bitti, peki Batı’yı terk mi edelim ? Hayır, ama başka sistemler de incelenmeli, aydınlar sadece çeviriler üzerinden açıklanan teoremlerle yetinmeyip kendi değerlerini ve evrensel ölçüleri baz alarak yeni kuramlar ortaya atmalıdır.

Modernleşme Avrupa’da belli bir düşünsel ve yaşamsal süreç sonrasında 200 yılda varılan bir nokta olduğundan tam manasıyla yerleşmiştir. Ancak Türkiye’de cumhuriyetle beraber hiçbir süreç geçirmeden tepeden inme bir şekilde hayata geçirildiğinden bazı aydınların dışında modernleşmeyi algılayan olmamıştır. Halk bazında sadece şekilde kalan modernleşme 1950’lerden itibaren gelen iktidarlarla sekteye uğratılmıştır. Böylece zihnen elli yıl geride kalan ülkemizde sağ sol, islamcı marksist hiçbir düşünce akımı entelektüel derinlikte tartışılma şansı bulmamıştır. Bu zihniyet politik, militer, dinsel her alana hakim bir lider çıksın biz de sorgulamak yerine liderden aktarma yoluyla öğrenelim şeklindedir ve genele hakimdir.

Modernleşme kavramı şu açıdan önemlidir: Simülasyon evreni bütünsel olduğundan bazı alanlarda yaşanan simülakrlar yeterli değildir. Tam olarak modernleşememiş toplumlarda simülasyon da tam olarak var denemez. Türkiye vb ülkelerde çekilen film ve dizilere bakılarak tam bir modernleşme yaşanmadığı görülebilir. Buradaki filmler daha çok melodramik olsa da bu batıdaki melodramlardan farklı bir yapıdadır. Çünkü genelde kişisel yazgı ile alakalıdır. Burada mutluluk öbür dünyaya bırakılır ve gelenler ağlamak amaçlı geldiğinden ağlar, rahatlar, gider. Gençler ve çocuklar ise sadece vakit geçirmek niyetindedir.

Modernleşememiş toplumlar tamamen ahlaklıdır denemez, yolsuzluklarda bunlar batıdan ileridedir. (Demek ki ne deve ne kuşuz süt kesilince çökelek yapma şansı vardır ama tereyağ bozulmuşsa sadece zehirler.) Ahlak konusunda suç sadece iktidarlara, yöneticilere verilemez. Bu özne nesne arasındaki suç ortaklığının sonucudur.

Ancak gelenekçi Japonya, Hindistan, Mısır, Türkiye, Tunus, Brezilya vb ülkelerde simülakrlar gerçeğin yerini henüz alamamıştır.

Gerçek ve gerçeklik kavramına İslam Ansiklopedisi’nde yer verilmemiştir. Hakikat kavramı içinde değerlendirilmektedir.

Üçüncü dünya ülkeleri akılsızlıkları yüzünden mi geri kaldılar? Hayır, Batı sömürdüğü kolonilerle hiçbir zaman diyalog kurmadı, işbirliğine gitmedi ve gerçek anlamda gelişme götürmedi. Buralardaki kültür kalıntıları ve din faktörünü çok da etkileyemedi. Bu sömürge ve sözde modernleştirme hareketine karşı çıkan da olamadı. Sadece İran bunu kabul etmeyip sistemini kurmayı başardı.

Fas örneği de batının kültürsüzleştirme haraketinin başarısız olduğunu kanıtlar. Fas’ta yönetime hakim zengin bir yerel burjuvazi, batılılaşmış aydınlar dışında değişen bir şey olmamıştır. Halk arasında İslamiyet hala dipdiridir. Zaten batı gittiği yerlerden çekilirken ardında ya askeri despot rejimler ya da zenginleştirdiği elit azınlıklar bırakarak onlar aracılığıyla etkilerini sürdürme kaynakları sömürme çabasındadır, çünkü Batı artık durağanlaşmıştır.

Tarih, Batı’nın kendine armağan ettiği bir lükstür. Bu onların tarihidir. Biz herşeyi çevirilerden okuyoruz. Aydınlarımız orijinal fikirler üretmek yerine çeviriler üzerinden çalışıyor, yayın dünyası da populer düşünürlerin kitaplarını çok satanlar felsefesine göre yayınlıyor böylece düşünürler tam manasıyla idrak edilemiyor.

İslamiyet bugün dünyada süren 4. Dünya savaşının tam ortasındadır. Ama özgündür. Özgünlüğün iyisi kötüsü olmaz. Batıda iyi ve kötü islamiyet kavramları hakimdir ama siz iyi batı kötü batı deseniz bu batıda kabul görmez çünkü kültür emperyalizminde hala hakimiyet batınındır.

Biz eskiden batılılaşarak zenginleşeceğimizi zannediyorduk ama sadece şeklen modernleşerek bir yere varamadığımızı, zenginleşemediğimizi gördük. Bunun üzerine daha üstün bir kültürel ve bilimsel çabayla neler yapılması gerektiği sorgulanmaya başlandı. İşte Türkiye vb. ülkeler bu aşamadadır, ancak bu kolay değildir.

Simülasyon evreninde yalan haber yok çünkü alem yalan.

Disneyland 2.dereceden bir simülakrdır. Çünkü asıl işlevi insanlara birincil derecedeki bu simülasyon aleminde yaşadıklarını unutturmaktır.

SİNEMA VE SİMÜLAKR:

7-13. alıntılarda detaylandırılmıştır. J.B.nin yüzlerce makalesi arasında 2 sinema filmi ve bir diziye yer verilmiştir. Yazar düşünürün genel görüşleri üzerinden değerlendirmeler yaparak sinema üzerine de bir makale yazmıştır. İyi bir sinema izleyicisi olan düşünür sinemanın idoller üreten çağdaş bir mit olduğunu savunmuştur.

Son 30 yılda (Bu ifade bundan 10 sene önce yazılmıştır) Batı’da ve onun yansıması olan Amerika’da istisnalar hariç özgün yapıtlar yoktur. Dolayısıyla kuramlar da yoktur.

TRUMAN SHOW, SİMÜLASYON EVRENİ için güzel bir örnektir. Bu evren bir tekrarlar ve yinelemeler alemidir.

MATRİX tam bir ses ve görüntü bombardımanı olup simülasyon için iyi bir örnek değildir.

GOSTA GAVRAS’ın MAD CİTY’si ise en iyi örnektir.

Gerçekten “Yapay”a geçişin en önemli temsilcisi STEVEN SPİELBERG’tir. JAVS, DUEL, gibi filmler çok seyredilse de hedef çocuklar, gençler, cahiller ve yarı cahiller olduğundan 6 milyarlık dünyada o hasılatları yaptıracak o kadar aptal bulunur.

İNDİANA JONES, FOREST GUMP, E.T, JURASSİC PARK gibi yapımlarda başroller insanların değildir. İnsanlar ancak yardımcı oyuncudur.

DİCK TRACY gibi, çizgi kahramanlarla insanların birarada oynadığı gerçekle ilgisi olmayan hayal ürünü öyküler de artmıştır.

Sonuç olarak; kitaptan bize kalan modernleşmenin nihai sonucu simülasyon evrenine girmeden ama entelektüel derinliğimizi de artırarak taasubi bakıştan sıyrılıp ülkemiz için belki de dünya için özgün modeller üretmemiz gerektiğidir.

HANDAN GÜLER


EMRE AYDIN'DAN DÜNYADA ÖLÜMDEN BAŞKASI YALAN

5 Nisan 2010 Pazartesi

Sarı Laleler aldım...MFÖ...Kızkardeşlerim için...



Sarı Laleler...MFÖ'den...

Uykulu gözlerle döndüm rüyamdan
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından

sen olmasan buralara gelemezdim ben
sevemezdim bu şehri anlamazdım dilinden

nasıl bir sevdaysa bu karşı koyamam
dayanamam kıskanırım seni paylaşamam

satırlar uçar gider aklımdan
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından.

yeniden başlasam bu sefer korkmadan
koklayıp birbirimizi çöpe atmadan

satırlar uçar gider aklımdan
sana sarı laleler aldım çiçek pazarından...

YENİ BİR MEVSİMİ ZARFLAYIP GÖNDERDİ YARADAN:)) BİR AÇTIK Kİ İÇİNİ RENK RENK LALELER DÖKÜLDÜ BAHAR MEKTUBUNDAN:))

YARATILANLARA BİR MEKTUP DAHA...


Kimisi tek başınalığı seçer hayatta.
Kimisi rengarenk bir beraberliğin içinde kalmayı yeğler yalnızlıktansa.
Kimisi tozun toprağın arasında bembeyaz kalmayı başarır, temiz arkadaşlarla girince kolkola.
Bazen zıt renkler gelse bile yanyana öyle güzel sonuçlar çıkar ki ortaya, hele de yaydıkları güzel kokularla taşıyorlarsa insanı bahara.
Bir de kafadarlar vardır, girerler kolkola dalıverirler bir topluluğa, ama onları umursamadan kendi renkleriyle bastırma telaşındadırlar sığmazlar kalıplara.
Canlı sarılar vardır bir de yaşamın griliğini parçalar ve hayat güzeldir dedirtir insana.
 Toprak aynı toprak, gök aynı gök, yağmur aynı Rahmet'tir ama kimi yerde ot bitmez kimine yeşil yetmez renkleri sunar etrafa kimi boy atar önce sonra renk verir doğaya.

Ama en güzeli farklı renklere bürünüp, başka ana dillere sahip olsak da Anadolu'nun dualarla, omuz omuza dökülen kanlarla  mayalanmış toprağında asırlardır süren beraberlikte huzuru yakalamada.
  Öyleyse ; "Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal
                  Olsun artık dökülen kanlarımız hepsi helal
                   Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal
                   Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet
                   HAKKIDIR HAKK'A TAPAN MİLLETİMİN İSTİKLAL" 

2 Nisan 2010 Cuma

AÇIK DENİZ' LERDE YOL ALMAK İSTEYENLER...YENİ BİR PROGRAM BAŞLIYORRRR...



ETKİNLİK HABERLERİ 

1-Bu gün KAHRAMANMARAŞ VALİLİĞİ'nin düzenlediği bir program var:
"2 Nisan 2010 Cuma günü saat 14.30’da bu eşikte Kahramanmaraş Valisi M.Niyazi Tanılır , Rasim Özdenören, Sadık Yalsızuçanlar, Prof.Dr.Turan Karataş ve Doç.Dr.Köksal Alver, Maraş halkı ile birlikte bir açılış gerçekleştiriyor;
Saat 19.30’da “Kente ve İnsana Açılan Kapı:Rasim Özdenören” konuşuluyor.
Öykülerdeki damarların izini sürmede mâhir Sadık Yalsızuçanlar, öykülerdeki sosyolojik arka planı görünür kılan Doç.Dr.Köksal Alver ve öykülerin yazarını sorularla kent ilişkilerine doğru yolculuklara çıkaracak olan Prof.Dr.Turan Karataş, Özdenören’in şehrinde; onu anlatıyor.
Medeniyet krizinin derin açmazlarında gidip gelerek durduğu kapının berisi ve ötesi arasındaki kararsız insanı dert edinen Özdenören ile kente ve insana açılan kapılar konuşuluyor; modern ve çaresiz insanın derdine çözüm önerileri ise yazarın dünyaya gözünü açtığı şehirden; kişiliğinin oluşumuna katkıda bulunan çevreden; geleneksel bir Anadolu diyârından; ‘Maraş’tan devşiriliyor.
2 Nisan 2010 günü, en iyisi Kahramanmaraş’ta olmak…
Eşikte kalmış insana kafa yoran nice kalemin ruhuna ilham üflediği bu şehirde ‘Kente ve İnsana Açılan Kapı’yı konuşmak…
Aslına rücû etmiş, ‘gelenekten geleceğe kitap ile kurulan köprü’ vazifesi üstlenmiş bir kıraathane ve Sabancı Kültür Merkezi sizleri bekliyor…" Kahramanmaraşlılar için iyi bir fırsat:))

 2- 3 NİSAN 2010' da (yani yarın) yeni bir kültür proramı başlıyor. ÜLKE TV' de gece 23:15'te ekrana gelecek olan programın adı AÇIK DENİZ. Hazırlayan ve sunan yazar SADIK YALSIZUÇANLAR...Heyecanla beklediğim bu programı sizinle paylaşmak istedim ki; çeşitli sebeplerle söyleşilere gidemeyenler televizyonda yayınlanacak nadir iyi programlardan biri olmasını beklediğim(dilediğim) bu yayından istifade etsin. İlk haftanın konusu FETHİ GEMUHLUOĞLU, detaylara linkten ulaşabilirsiniz.  İlgililere duyurulur:)) 


3-3 Nisan 2010' da Tarih Kültür Araştırmaları Derneği'nin yazı atölyesi konuğu yazar NİHAT DAĞLI. Söyleşi saat 19:00 'da derneğin MECİDİYEKÖY Şubesinde gerçekleşecek. Bilgilerinize... 

VEEEE...CEM KARACA'DAN bir şarkı : DENİZ ÜSTÜ KÖPÜRÜR


1 Nisan 2010 Perşembe

Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir. ÜZÜLME ...diyor SENAİ DEMİRCİ



















ÜZÜLME
Üzülme!Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir. Kalpsizler üzül(e)mezler ki. Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun. Dokunan var demek ki kalbine. Ya dokunulmasaydı kalbine. Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi. Demek ki gözden çıkarılmadın. Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Üzülme!
Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor. Onun için dokunuyor kalbine. Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni. Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir. Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.
Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine. Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir. Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...
Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın. Kibrin kirli tuzağına düşemezsin. Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların. Uzak geçersin isyanlı yollardan. Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin. Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki... Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir. Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden. Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan. Yüreğini küstür coşkulardan. Kapı açıldı açılıyor demektir.
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki... Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır. Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla. Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir. Bak işte zenginsin.
Üzülme!
Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni. Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni. Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O. Yüreğinin her yangınına O yetişiyor. Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor. Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor. Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor. Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını. Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni. Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor. Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç susuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."
Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..." Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."

SENAİ DEMİRCİ

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin