demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2012 Perşembe

BU SON OLSUN…



                                                        

Birkaç gün önce vizyona giren filmlerin de çokluğuna bakıp nasılsa güzel bir film bulurum diyerek sinemaya gittim ve başlayacak olan ilk filme girdim. Sabah ilk seans olduğundan koca salonda yalnız başımaydım. Sonradan gelip en arka köşeye geçen genç çiftle beraber bize özel gösterimin başlamasını beklerken heyecanlıydım. Film konusunda önyargım olmasın diye her zamanki gibi yazılan çizilenleri okumadan sinemaya gitmiştim.

Film, “BU SON OLSUN” ismindeki yeni başlayan hukuki süreci sebebiyle gündemden düşmeyen 1980 darbesine dair komedi olarak tasarlanmış. Kara komedi denebilirse de bu konuda dengenin tutturulamadığını belirtmeliyim. Film boyunca tamam şimdi ayarlayacak dozu, konunun ağırlığına uygun bir bakış açısı ile toplayacak filmi diye bekledim ama sonuç hayal kırıklığı oldu.

Yönetmen, filmin alt yapısını kurarken kulaktan dolma bilgilerle hareket edip senaryoyu baştan savmış da gişe yapar diyerek konjektüre uygun bir film mi tasarlamış yoksa darbeci zihniyetle seyircinin anlayamayacağı bir dil kullanarak dalga mı geçmiş, yakın tarihini bilmeyen gençler hedef alınıp ciddi bir konu sulandırılarak başka amaçlara mı hizmet edilmiş tam olarak kestiremedim.

(Filmin konusu internet sitesinde şöyle izah edilmiş: http://www.busonolsunfilmi.com/sayfalar/filmozet.html)

Film bana epey uzun ve eğlenceli geldi. İnsanın darbe iyi ki yapılmış evsizler başını sokacak bir dam bulmuş, karınları doymuş, insanlar da tutuklanarak kardeşlik tesis edilmiş, epey kaynaşmışlar diyesi geliyor. Öyle ki, hapishanedekiler birlikte güzel vakit geçirmiş, maçlar yapmış bazıları bir iki kere tokat yiyerek hırpalanmış, o kadar kusur kadı kızında da olur, darbe darbe dedikleri bu muymuş dedirtiyor izleyene. Hele en sonunda sokakta yaşayan bir adamın yaptığı planla müdürü katakulleye getirmesi ve tüm tutukluların elini kolunu sallaya sallaya hapishaneden kaçması var ya mutlu son bu olmalı diyor insan. Tabi senarist bu toplum mutlu sonları çabuk unutur, ajitasyonu da sever mantığı ile film içinde pek yer vermediği drama unsurunu son sahnede öne çıkarıyor. Hapishaneden çıkanlardan darbeden önce birlikte yaşayan ve evlilik hayali kuran sevgililerin ölüm haberini Cumhuriyet Gazetesinin manşetinden perdeye yansıtarak epey eğlendirdiği seyirciye bir darbe indirip devreye Cem Karaca’yı sokuyor ve o muhteşem ses “Bu gün sen çok gençsin yavrum” diyerek şarkıya giriyor. Parçanın yorum başarısıyla bu son olsun diye diye salondan çıkarken türü komedi olan filmden size boğazınızda bir yumru kalıyor.

İşte ben de eminim her seyircinin diline dolanacak “Bu son olsun, bu son” diye mırıldanarak filmden çıkmış yürürken aklıma Yusuf Atılgan’ın, “AYLAK ADAM” adlı eserinde geçen sinemadan çıkan insanı anlattığı satırlar geliyor: “ İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu;” Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar… Eve gidip okusam. Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birlikte çıksınlar. Kafasından geçenlere güldü…” diye devam ediyordu satırlar. Ben de güldüm, dilimdeki Cem Karaca Şarkısı eşliğinde hızlıca yürüdüm ve içimdeki sinemadan çıkmış adam ölmeden birkaç satır yazmak için bir kafeye oturdum.

Tabi bu arada bir şeyin farkına vardım; yazar bu muhteşem tespiti kitabına yazdığında yıl 1959 olduğundan henüz AVM’ler ve buraya monte edilmiş ticari sinemalar icat edilmediğinden bu yaratık daha uzun ömürlüydü sanırım. Şimdi ise bol ışıklı ortama düşüyor sinemadan çıkan insan. Etrafındaki binlerce uyaranın gönderdiği oklarla pek çabuk yere yıkılıyor, bırakın herkesi kurtarmayı kendisini bile koruyamıyor. Ve filmin tesiri hızla azalıyor, her yerden ayrı bir müzik yükseliyor, sizi sizinle bırakmıyor ki, düşünüp akledesiniz. Mağazaların camlarında “yüzde yetmiş indirim, tek fiyatlar, yetişen alıyor” yazıyor. Mis gibi kebap kokuları yükseliyor, fast food dükkanları menüleri ile gençleri tavlıyor, çocuklar jetonlu oyuncaklarda sallandığını zannedip gülümsüyor. Ailesi ile nitelikli vakit geçirdiğini düşünen baba muzaffer bir kumandan edasıyla karısının alışveriş paketlerini taşıyor. İlla ki oyuncakçıya girilip sinemada izlenen animasyonun oyuncağı alınıyor, yetmiyor yemeyeceği menüde hediye olarak verilen minik oyuncaklar isteniyor, kitapçıya benzeyen yerlere girilip film karakterlerinin adını taşıyan dergiler alınıyor. Bu kitapçılarda niye iyi kitaplar bulunmaz diye kimse düşünmüyor, çok satan diye önüne konanlar arasından bir kaç tane seçip kendine epey süre yetecek kitabı alan aile mensupları okuyor ve seyrediyor olmanın dayanılmaz hafifliği ile ellerinde bir sürü poşet çıkışa doğru ilerliyor ve sonuçta filmin adından başka bir şey hatırlanmıyor. Üşenmeyenler film sitelerine yorum yazıp fragmanını sosyal paylaşım ağlarında beğeniye sunuyor, bir nevi filme karşı vefa borcunu ödüyor ya da başkalarını kurtarmak adına, sakın gitmeyin yazıp insanları uyarma vazifesini eda edip günlük iyilik limitini dolduruyor. Bir dahaki haftaya onlarca film yeniden vizyona gireceğinden önümüzdeki maçlara bakacağız deyip internet sitelerinde yeni eğlencelik filmler arıyor. Sinema ile kurulan ilişki, modernleşme sürecini fikri açıdan oturtmadan şeklen yaşamına aktaran bizim gibi toplumlarda bireyi böylesi bir kısır döngünün içine alıyor, sıradanlaştıryor. Belki de kapitalizm hız çağının da etkisiyle tüm dünyada tatmin olmaz, düşünmez, akletmez insanlar oluşturmak için sinemayı yem olarak kullanıyor.

Bu yazı da daldan dala atlayan çağrışımlar arasında “Bu son olsun” filmine benzedi ama işte böylesi önemli ve acı bir mevzuuyu ele almamızı engelleyen şartlar, günümüzün hızlı, karmaşık kapitalist düzeni utansın. Sonuçta hepimiz bir şekilde bu oltaya geliyor, sistemin çarkları arasında eziliyoruz.

Tekrar filme dönersek, oyunculukların gayet iyi olduğu filmde, görselliğin de başarılı olduğunu belirtmek gerek. Üniforma üstünlüğünün kabullenildiği o günler de bir hapishane müdürü ve oraya atanan asker üzerinden iktidar mücadelesi, kraldan çok kralcı tavırların gardiyanlara kadar sirayeti perdeye güzel yansıtılmış. Ama eksik olan bir şeyler var filmde; mizah –drama dozunun ayarlanmamış olması belki de bu eksikliklerin en önemlilerinden.

 1980 Darbesinde henüz bebeklik devresinde idim. Dolayısıyla olayların pek fazla farkında değildim. Ancak ( çok şükür bin yıl sürmese de) darbelerin etkisi epeyce bir zamanı ülkeden çaldığından olsa gerek ilkokula başladığım yıllarda hala herkesin korku içinde olduğunu anımsıyorum. Evimizin balkonunda ayağımda bebeğimi sallarken elinde pankartlarla bağıra bağıra gençlerin yürüdüğünü, annemin korkuyla gelip bir serseri kurşun isabet etmesin diye beni içeri aldığını hatırlıyorum. Erkenden öğrendiğim okuma sayesinde karşımızdaki üniversite binasının duvarlarında DEV-GENÇ yazdığını, bir sürü kurşun deliği olduğunu, mahallelinin kitaplarını bizim bahçemizdeki eski zeytin kuyusuna saklaması için babama getirdiğini, babaannemin çok korktuğunu, o zaman lise çağlarında olan erkek kuzenlerimi hiçbir şeye karışmaması için uyardığını, gizli gizli kitap okuduklarını görse solcu, arkadaşları ile buluşup kitap okusalar, namaz kılsalar sağcı olacakları korkusuyla sosyalleşmelerini engelleme gayretini anımsıyorum. Bu toplum niye kitap okumuyor veryansınlarında sözlü gelenekten gelen tarihi yapımızın yanında büyüklerin bu tavrının da etkili olduğunu düşünüyorum. Bu darbelerin insanlık dışı zulmüne bizzat maruz kalmamış ama ara ara topluma çekilen ayarlarla, post modern darbelerle postal korkusu diri tutulmuş günümüz nesillerinin, insanı aktive eden kitaptan çok pasif durumda tutan sinemaya ilgi göstermesi nedeniyle bu konuları işleyen filmleri faydalı buluyorum.

Ancak bu kadar ciddi bir konunun bahsi geçen filmdeki kadar karikatürize tipler üzerinden ele alınmasını konunun güncelliği üzerinden rant elde etme amacı şeklinde gördüğümü söylemeliyim. Bu film bir ilk film. Tabi ki bunun acemiliklerini barındırıyor; en basitinden amiyane tabirle ucuz solculuk yapıyor. Yakışlı, bilgili, kültürlü, merhametli, insancıl karakterler solcu iken tipsiz, cahil, kimisi aptal, kimisi menfaatçi, uyanık, bir nevi çapulcu tipler sağcı daha doğru ifadesi ile ülkücü gösteriliyor. Oysa hepimiz biliyoruz ki, bu kötü niteliklere haiz, hatta darbelerden sonra davasını satıp plazalarda çalışan, zengin olan ve fakiri hiç de umursamayan bir sürü solcu olduğu gibi, yakışlı, bilgili, kültürlü, hala davasına sahip çıkan milli manevi değerlerine bağlılığının getirisi ile merhameti karakter edinmiş bir çok ülkücü genç-yetişkin var bu ülkede. Bir hiç uğruna oyuna getirilip birbirine kırdırılan, sağ kalanlarının da beslemektense asıldığı bir sürü genç var bu ülkede.

Adalet olsun diye bir sağdan astık, bir soldan diyen zihniyetin ölüme götürdüğü nice isimsiz kayıp var bu ülkede. Hapishanelerde çektiklerini bir dikey yükseliş sağlar duygusu ile dillendirmeyen ama beraat ettiğinde bile o travmanın gölgesinde yaşayan hareketli mezarlar kadar, asılan gencecik oğlunun naaşını bile alamayan, resimlerine bakıp gözyaşına boğulan bir anne gördüm mesela 2011 yazında, bir köyde. İçine düşen ateşin otuz yıldır en canlı haliyle gözlerinde durduğu yaşlı kadın ne zaman bitecek bu acılar diyor, darbecilerin yargılanacağını söylemek için arayan gazetecilere ana yüreği duygusallığı ile bu saatten sonra oğlum geri gelecek mi, ahirette iki elim yakalarında olacak onların diyordu. Oğlu öleli onları her yaz arayıp soran “insan” siyasetçinin de yakın zamanda bir helikopter kazasına(!) kurban gittiğini söyleyen ajansı kapatıp bütün iyi insanları öldürüyorlar işte diyordu. Klişeleşmiş, ezberlenmiş replikler, nasihat ya da dava kaygısı gütmeden sırf o annenin gözlerinden ilham alarak bir film yapılmalıydı. Böylesi darbenin acısını göstermek, o gençleri ölüme karşı korkusuz hale getiren düşünceleri yansıtmak, sokakta geçen mücadeleden çok daha etkili olurdu ama sağcılar zamanında yatırım yapmadıkları bir alanda bugün bir türlü var olamıyorlardı.

Tabi bunun bir çok sebebi vardı: Roman sanatının batı toplumuna özgü olması gibi belki de sinema da doğu gelenekleri ile örtüşmüyordu. Kolun kırılıp yen içinde kaldığı, bütün hesapların ahirete bırakıldığı, sessizliğin tevekküle denk tutulduğu bir toplumda göstermek üzerine kurulu bir sistemin, sinemanın gelişmiş olması beklenemez. Henüz emekleme aşamasında olan Türk Sinemasında da solculuğu hayatına hayat kılmasa da sözlü bir gelenek üzerinden daha çok solcu senarist ve yönetmenlerce filmler yapıldığı düşünülürse sağcıların yetersiz insan tiplemeleri üzerinden perdeye yansıtılması tarafsızlığın olmadığı dünyada kaçınılmaz oluyor. Netekim hayat boşluk kabul etmiyor.

Darbelerin daha nitelikli senaryolarla ele alınıp doğru aktarılması ve sadece filmlerde kalması temennisiyle…

HANDAN GÜLER

29 Mayıs 2010 Cumartesi

AÇIK DENİZ ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ'NÜN MİLLET RUHU'NDAKİ DALGA BOYUNA GİRİYOR BU GECE...

ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ


Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular;

Çukurda üstüne taş doldurdular.

Bir de, ya kalkarsa diye kurdular...

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?
Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!

Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?

Odası mühürlü, girilemez mi?

Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne günedek böyle gider bu devran?

Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran!

Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz...

Han kayıp, hancı yok, konuk sahipsiz...

Baş köşede sırma koltuk sahipsiz...

Kızanlar, dört yandan, hep abandınız!

Zeybeğin kanına ekmek bandınız!

Bilemem, susarak ölmek mi hüner?

Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner?

Ondan son iz, uzak, uzak bir fener...

Öldü mü? Çatlarım yine inanmam!

Gizliye yanarım, ölüye yanmam!

Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne?

Teşbihi dökülmüş, aranır nine;

Balonu yok, ağlar çocuk haline...

Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün!

Bir öldün de beni binbir öldürdün!

Beyni tırmık tırmık, pençelere sor!

Mevsim niçin ölgün, bahçelere sor!

Sor; çukuru nerde, serçelere sor!

Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla;

Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!

Necip Fazıl Kısakürek

Ve BİR ŞİİR DAHA...MİLLET RUHU...REŞİT MUHTAR YORUMUYLA...

AÇIK DENİZ ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ'NÜN MİLLET RUHU'NDAKİ DALGA BOYUNA GİRİYOR BU GECE... PEKİ GENÇ SİVİLLER NE DİYOR BU İŞE?
CEVAPLAR AÇIK DENİZ'DE...

9 Nisan 2010 Cuma

AÇIK DENİZ' LERDE YOL ALIYOR GEMİ: TURGUT ÖZAL ANISINA...

İKİ ÖNEMLİ HATIRLATMA:

1- AÇIK DENİZ 10 NİSAN 2010' TURGUT ÖZAL DOSYASI İLE EKRANA GELİYOR.


O, hikayeciliğindeki ve yazarlığındaki ritm ve ahengin güzelliği ile okuyucularını her kitabında bahar atmosferi ile sarıyor. Edebiyatçı-Yazar Sadık Yalsızuçanlar her Cumartesi Ülke TV’de izleyenlerle buluşuyor. Ünlü yazar, her hafta Açık Deniz’de şair ve yazarlarla, düşünce adamları ve kanaat önderleriyle kalbin, aklın, benliğin ve ruhun ışıklarını yakacak özel söyleşiler gerçekleştiriyor. Açık Deniz’de bu hafta Sekizinci Cumhurbaşkanlarımızdan merhum Turgut Özal’ın ölüm yıldönümü münasebetiyle, Turgut Özal anısına özel bir yayın yapılacak.
 
 
Açık Deniz’de bu hafta Sadık Yalsızuçanlar Türk siyasetindeki yenilikçi tutumu ve hala soru işaretleri barındıran ölümüyle iz bırakmış isimlerden biri olan Sekizinci Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’ın anısına özel bir yayın gerçekleştirecek. Programa Turgut Özal’ın eşi Semra Özal, oğlu Ahmet Özal, işadamı Zeynel Abidin Erdem, Eski ANAP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Alaattin Fırat konuk olarak katılacak. Galip Demirel ve Vehbi Dinçerler’in telefonla katılacağı Açık Deniz’de, Turgut Özal’ın özel hayatından, siyasetçi kişiliğine kadar geniş perspektifteki dünya görüşü izleyenlerle paylaşılacak. Turgut Özal’ın hayatından kesitlerin yer aldığı görüntülerin de ekrana geleceği programda siyaset dünyasından isimlerle Turgut Özal hakkında yapılan söyleşilere de programda yer verilecek. 


Keyifli söyleşiler her hafta Sadık Yalsızuçanlar’ın sunumuyla her Cumartesi 22:’45te Ülke TV’de…

2- 13 NİSAN 2010' DA ANKARA TOBB ÜNİVERSİTESİNDEN BİR ETKİNLİK HABERİ: 

KONUK: İŞ KADINI AYNUR BEKTAŞ
KONU: KADINLARIN TEŞVİKLERDEN HABERDAR EDİLMESİ
YER: TOBB ÜN.MAVİ AMFİ.
SAAT: 11:00-13:00
  3- İstanbul'da konferans-söyleşi-konser yani etkinlik haberleri için buraya bakınız ki 12-17  Nisan arasındaki 68 adet güzelliği kaçırmayınız, İstanbullular:))

19 Mart 2010 Cuma

KARA KÖPEKLER HAVLARKEN...VE...İKİ DİL BİR BAVUL...ANKARA FİLM FESTİVALİ 2010'DAN


 

Kara Köpekler Havlarken

  • Yönetmen: Mehmet Bahadır Er Maryna Gorbach
  • Senaryo: Mehmet Bahadır Er
  • Müzik: Alp Erkin Çakmak, Barış Diri
  • Görüntü Yönetmeni: Sviatoslav Bulakovskyi
  • Kurgu: Maryna Gorbach
  • Oyuncular: Cemal Toktaş, Volga Sorgu, Erkan Can, Ayfer Dönmez, Murat Daltaban, Ergun Kuyucu, Taylan Ertuğrul, Mehmet Usta, Onur Dikmen, Muhammed Cangören, Şener Savaş, Vahap Erucu, Uğur Batur, Barlas Hünalp
  • Yılı: 2009
  • Süre: 88'
Film, mallallenin iki afilli delikanlısı Selim ve Çaça’nın İstanbul'un kanunsuzları arasından sıyrılarak yaptıkları hayat kurma mücadelesini anlatıyor. Selim güvercinci, en yakın arkadaşı Çaça Celal ise modifiye araba meraklısı bıçkın bir mahalle delikanlısıdır. Selim ve Çaça, gökdelenlerin hemen yanında dar gelirli insanların yaşadığı bir mahallede oturup, yolun öteki tarafındaki lüks semtlerde Usta (Erkan Can) dedikleri birisinin hesabına otoparkçılık yaparlar. En büyük hayalleri kendilerine ait bir otoparka sahip olmaktır. Ancak Selim’in sürekli gittiği güvercinciler lokalinden abileri Mehmet (Murat Daltaban)’in teklifiyle ummadıkları ve baş edemeyecekleri biçimde hayatları değişir. Ödüller:
2009 46. Antalya Altın Portakal FF; En iyi Yardımcı Erkek Oyuncu

DÜŞÜNCEM:)) Son yıllarda seyrettiğim en iyi "Türk Film"lerinden biriydi. Bu akşam vizyona giriyormuş Batı sineması ağzına kadar doluydu. Filmden sonra oyuncular ve yönetmenlerle söyleşi de yapıldı oldukça güzel bir zaman dilimiydi. Realist bir bakış açısına sahipti film, hayatta ne varsa o vardı. İmgeler çok iyi kullanılmıştı. Yönetmenin dayısını baz alarak ve yaşadığı semtte çektiği filmdeki tüm karakterlerin gerçek hayatta karşılığının olmasıydı belki de filmi sahici yapan. Yönetmenler gerçek hayatta da karı koca olup görüntü yönetmeni yabancıydı. Eğer vaktiniz varsa ve sinemada değerlendirmek istiyorsanız bu hafta sonu için iyi bir tercih olabilir.İyi seyirler...

İki Dil Bir Bavul

  • Yönetmen: Orhan Eskiköy Özgür Doğan
  • Senaryo: Orhan Eskiköy
  • Görüntü Yönetmeni: Orhan Eskiköy
  • Kurgu: Orhan Eskiköy, Thomas Balkenhol
  • Oyuncular: Emre Aydın, Zülküf Yıldırım, Rojda Huz, Vehip Huz, Zülküf Huz
  • Yılı: 2009
  • Süre: 81'
Türk öğretmenin, uzak bir Kürt köyündeki bir yılı. Öğretmen Kürtçe bilmez, çocuklar Türkçe. Öğretmen ilk kez gördüğü bu coğrafyada, bir yılını çocuklara Türkçe öğretmekle geçirir. Yılın sonunda çocuklar Türkçe öğrenebilecekler mi? İki Dil Bir Bavul üniversiteden yeni mezun olmuş ve uzak bir Kürt köyüne atanmış Türk öğretmenin bir yılını, onun okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla yaşadıklarını anlatır. Bir yıl boyunca öğretmenin farklı bir topluluk ve kültür içindeki yalnızlığına, çocuklar ve köylülerle yaşadığı iletişim problemine, çocuklardaki değişime tanık oluruz. Bu süreç boyunca öğretmen ve çocuklar birbirlerini yavaş yavaş tanımaya ve anlamaya başlarlar. Ödüller:
2009 15. Gezici FF; Gümüş Boğa Ödülü | 2009 15. Londra Türk FF; Seyirci Ödülü | 2009 Antalya Altın Portakal FF; En İyi İlk Film Ödülü | 2009 Abu Dabi 9. Orta Doğu FF; En İyi Orta Doğu Belgesel Film Ödülü | 2009 Adana Altın Koza FF; Büyük Jüri Yılmaz Güney Ödülü, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Ödülü

DÜŞÜNCEM :)) Güzel bir belgesel-filmdi. Doğuyu-zorluklarını bilelim diye çekmemişler bu filmi. Yönetmen de zaten aynı dil problemini yaşamış bir kürt olduğunu ifade etti film sonrası söyleşide. Orada bir kültür var diyor, onlara acımayın, yoksul değiller o kültür sebebiyle yere oturuyorlar, çekyat alamadıklarından değil diyor. Çocukların 7 yılda öğrendikleri ana dile rağmen okula başladıklarında nasıl da sıfırlandıklarını, idealist bir Türk öğretmenin çabalarını, hiçbir siyasi-ideolojik mesaj vermeden, birinden birini kötülemeden vermesi filmin en büyük başarısı.2003 yılı projesi olmasına rağmen açılım açısından güzel bir zamana denk düşen film seyredilebilecekler listesinde baş sıralara girebilir.    

MÜKEMMEL BİR FİLM...ÖTEKİ YAKA-ANKARA 21. ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ 2010'dan ilk film:))

ÖTEKİ  YAKA


 

Gagma Napiri

  • Yönetmen:
  • Senaryo: Nugzar Shataidze
  • Müzik: Josef Bardanashvili
  • Görüntü Yönetmeni: Amir Assadi
  • Kurgu: Sun-min Kim
  • Oyuncular: Lia Abuladze, Nika Alajajev, Tedo Bekhauri, Galoba Gambaria, Temo Goginava
  • Yılı: 2009
  • Süre: 90'
Hayat 12 yaşındaki Tebo’nun önüne pek çok zorluk çıkarmaktadır. Tebo, Gürcistan’ın en güzel yerlerinden biri olan Abazya’daki iç savaş yüzünden zorunlu yer değiştirmeye maruz bırakılan bir nesle mensuptur. Kalp rahatsızlığı yüzünden bu zor yolculuğu kaldırması imkansız olan babasını geride bırakarak Abazya’yı terk ettiğinde Tebo sadece 4 yaşındadır. Yeni ortama ayak uydurmakta güçlük çeken Tebo, aynı zamanda ev ekonomisine katkıda bulunamamanın verdiği suçluluğu da hissetmektedir. Annesinin yaşam şeklinden bıkan ve son derece rahatsız edici bir gerçeği keşfeden Tebo kendi topraklarına dönmeye karar verir. Ancak, bunu başardığında buradaki koşulların bıraktığı yerdekinden daha iyi olmadığını fark edecektir. Görsel anlamda yer yer Elem Klimov’un başyapıtı Gel ve Gör’i andıran film, Abhazya, Gürcistan ve Rusya'da yaşananları bir araya getirerek, yaşanan çelişkileri tarafsız bir şekilde beyaz perdeye yansıtmaya çalışıyor.

"Taraf tutmamaya çalışmak önemliydi ve bunu yapmak zor oldu. Filmin tek bir tarafı tutuyor olmasını istemedim. Gerçekten ciddi bir denge yakalamaya çalıştık çünkü bu çok karışık bir anlaşmazlık. Amaç Abhazyalılar ile Gürcüleri birbirine yaklaştırmada bir adım atmaktı" George Ovashvili Ödüller:
2009 Antalya Altın Portakal FF; En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yönetmen, SİYAD En İyi Yabancı Film
2009 Buster Çocuk FF; En İyi Film
2010 Dhaka UFF; En İyi Asya Filmi, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Film
2009 Hindistan UFF; En İyi Film
2009 Kinoshok- Open CIS ve Baltık FF; Jüri Özel Ödülü - En İyi Film
2009 Molodist UFF; En İyi Film
2009 Paris Sineması; Jüri Ödülü- En İyi Film
2009 Seattle UFF; En İyi Çıkış Yapan Yönetmen
2010 Tromso UFF; Norveç Barış Ödülü - En İyi Film
2009 Wiesbaden goEast; FIPRESCI Ödülü, En İyi Film
2009 Yerevan UFF; En İyi Film, Ekümenik Juri Ödülü

DÜŞÜNCEM:)) Muhteşem bir filmdi. Savaşın kötülüğünü, yıllar geçsede yaşanılan acıların tazeliğini koruduğunu, insanların insalıkları ile düşmanlıkları arasında kaldığını, göçmenliğin, mülteciliğin zorluğunu, halkaların yoksullaşmasının suç oranlarının artmasına sebep olduğunu, çaresizliği küçük bir çocuğun gözünden verilişi muhteşemdi. Bu filmi bulursanız kaçırmayın derim.Tam bir dram, o kadar çok ağladım ki iyi geldi.:))    

27 Şubat 2009 Cuma


“BARIŞ VE GELECEĞİ BİRLİKTE ARAMAK “ ÜZERİNE BİR DENEME

Savaştan, kavgadan, huzursuzluktan uzak durmak olarak tanımlanan barış kavramına Victor Hugo şiirsi diliyle havadar bir pencere açmıştır: “Barış, her şeyi hazmeden mutluluktur.”

Bir “olmuş”luğun göstergesi olan hazmetme mecaz anlamıyla, kendisine karşı yapılan yersiz davranışlara ses çıkarmamak olarak da ifade edilebilir.

Mutluluk ise, yolu yeryüzünde faydalı olmaktan, paylaşmaktan geçen, hür düşünceli, kafa-kalb dengesini kurmuş, iyi insanların varabileceği bir istasyondur.

Konumları, uyan(dırıl)mayışları, gelenekselin penceresinin önündeki panjurları bir türlü açmayıp hakikat güneşine gözlerini kapayarak, ışığın ferahlığına ulaşamamış, asrı kendine gece yapmış, dolayısıyla sürekli oyunlara, hilelere maruz kalmış, kaşınmış, kanatılmış bir coğrafyanın acılar biriktirmiş insanlarının bugün bir masa etrafında toplanıp
“ BARIŞ VE GELECEĞİ BİRLİKTE ARAMAK” coşkusunda olması umut verici.

Nuri Pakdil’in de sık sık bahsettiği “Ortadoğu haritası upuzun bir yol olarak duruyorsa önümüzde, yiğitlik on para etmez şu güneşlerle omuz omuza çıkıp şimdi yürümeğe başlamamışsan…” ifadeleri bize içi boş hamasi söylemler yerine birbirlerini anlayan, dinleyen, kabul eden, ortak akıl oluşturan insanların ( “Birlikte”+”Hareketinin ”) gerekliliğini anlatıyor. Böylesi bir hareketin sözkonusu coğrafyanın problemlerine sunacağı çareler yine bu bölgenin acıyı bilen insanlarından gelecektir.Onlardan biri olan Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde birçok kez bu konuya değinmiştir.Bu derin izahatlar gerektiren hususu işin uzmanlarına bırakarak birkaç alıntı sunmak istiyorum:

- Mektubat adlı eserde “Azametli, bahtsız bir kıtanın, şanlı, talihsiz bir devletin; değerli sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı islamdır.”denmektedir.

- Hutbe-i Şamiye adlı bu konuya hasredilmiş eserinde de bakın alim zat nasıl ifadelerle birliğe ve muhabbete vurgu yapmaktadır: “Sebeb-i muhabbet olan iman ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir.Sebebi adavet olan şeyler çakıl taşları gibidir.Çakıl taşlarını Cebel-i Uhud ‘dan daha ağır telakki etmek ne kadar akılsızlıksa müminin mümine adaveti, o kadar kalbsizliktir.” Umarız bu toplantı, acılara alışık vicdanların düşmanlık sebeplerini küçücük taşlar görüp ortak akıla sevgi ve anlayışla ulaşması, üzerine giydirilen bu gri libası parçalayıp atması ve dünyada ne de çok rengin olduğunu fark etmesine vesile olacak bir başlangıç olur.

-Hutbe-i Şamiye adlı eserin bir başka bölümünde de, “Asya kıtasının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şuradır.Yani nasıl fertler birbirleriyle meşveret eder; taifeler, kıtalar dahi o şurayı yapmaları lazımdır.” denmektedir.Bu açıdan da Erbil’de düzenlenen 18.Abant Platformu toplantısı büyük önem arzetmekte olup sorunun çözümünde ortak payda kapısında bir anahtar vazifesi görebilir.

Gelecek, barış, özgürlük, demokrasi, umut, mutluluk gibi kavramların üzerinde çokça zihin yormuş 100 seçkin dimağın, haklı ve farklı olduklarını düşünerek geldikleri bu “arayış”ta kimi zaman virgül kimi zaman ünlem kimi zaman da soru işareti, iki nokta üst üste koyarak birbirleriyle DOSTANE konuşabilmeleri bile kısa vadede bölge barışı, uzun vadede dünya barışına giden yolda atılmış önemli bir adımdır.

A.Turan Alkan’ın ifadesiyle, dostluk ahenkten ziyade tenakuzdan beslenen bir münasebet olsa gerektir.Tahta ile zımpara arasındaki ilişkiye de bir nevi dostluk olarak bakmak mümkündür, kimin kimi aşındırdığı değil,neticede ortaya çıkan işin niteliği önemlidir.”dediği gibi dostluk paydasında buluşan katılımcılar verimli bir toplantıya imza attılar.Sonuçta, kimi zaman us(lubi)uli,bazı hatalara rağmen bu sığ sularda boğulmadan, birbirlerini hazmederek bilişen bu mümtaz topluluğun ortaya çıkardıkları bildirge ile basamakları mutluluk olan barış merdiveni artık göğe uzatılmıştır.

Daha çok demokrasinin gerek ülkemizde gerek dünyada hakim olması,
hukukun üstünlüğünün kabul edilip gerçekten uygulandığına fert fert inancın artması ile geleceğin taşları umuda doğru dizilebilir. Bu toplantı ile başlangıç taşı konmuş , birbirini anlamak, ezilmiş ,hakları gasp edilmiş yüreklerin acılarını paylaşmaktan ve bu yolda atılacak adımları belirlemekten başka gayesi olmayan aydınlar bize istenirse farklılıkların oluşturduğu mozaikin ne de güzel bir tabloya dönüşeceğini gösterdiler.Toplumların önünde gitme misyonunu üstlenen aydınların yaktığı kıvılcımın peşinden gitmek ,ülkemizde de gerekli anayasal değişiklikleri yaparak dünyaya entegre bir sistemle yenilenmek için şimdi bizler üstümüze düşeni yapmalıyız.

Atomu parçalamaktan daha zor bir işe soyunan bu aydın(lanmış)lar telaffuzu dahi zor olan kavramları müzakere etmek için oturdukları masanın etrafında tünelin sonundaki ışığa ulaşmak için daha çok yol olsa da bir asırdır hareketsiz duran bir trene ivme kazandırıp yola çıkardılar. Bu yolculuğun, bu zamanda bu trenle nasıl gideceğini zaman gösterecek elbette.Lakin şairin dediği gibi ,

“Tohum saç, bitmezse toprak utansın
Hedefe varmayan mızrak utansın
Hey gidi küheylan koşmana bak sen
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın.” demenin vaktidir.

Dünyanın bilişerek küçüldüğü bu zamanda birbirine kapalı yaşayarak megalomanlaşmış zihinlerin oluşturduğu toplumlara ışık sunarak “AYDIN” KAVRAMININ İÇİNİ DOLDURAN VE GELECEĞE AYNA TUTARAK BARIŞA KATKIDA BULUNAN HERKESE BİR DÜNYA VATANDAŞI OLARAK TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM.

HANDAN GÜLER

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin