bela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2010 Cuma

"Korunaklı şiirler yaz bana, sevgilim olmayan sevgili "


Dilimde ay tutuldu.../...dilsizim




korunaklı şiirler yaz bana, sevgilim olmayan sevgili




sağanak yağışlı günlerimde sığınacağım bir yer bulunsun


bari, şiirlerde bir ev'cağızım olsun


üç oda bir salon yalnızlığımı kiraya vereceğim


heveslenme, senin için düşlerim başka


aklını başından alıp, gezmeye götüreceğim


ne güzel gülüyorsun, dudaklarında eski İstanbul resimleri


öyle kal lütfen, yüzüme baktığın anın resmini çekeceğim


sana söz veriyorum, sen de bana umut ver


sonra her şeyi unutup, ülkeme geri döneceğim


bende bir hoşum, şarkıların belalı güzelliğine vuruldum


o uzak ay'da kaldı onayladığım gülüşler


raks eden sevişmelerin çingene zamanındayım,


'gel' desen, gidemeyecek kadar sarhoştur özlemler


anlayışımı kaybettim, beni anla


karşılığında gözlerimin kahvesinden içireceğim


düşe kalka düşledim, son baharım kaldı


beni şimdi tutmazsan, dudaklarına devrileceğim


oturaklı şiirler yaz bana, sevgilim olmayan sevgili


yorgun günlerimde dinleneceğim bir yer bulunsun


şiirlerde bari, bir nefeslik yerim olsun


'05-izmir havası


Pelin Onay



göksel gülmek için yaratılmıÅ� 2009

22 Haziran 2010 Salı

Pardon,'seni seviyorum' diyen bir ses buradan geçti mi acaba? SERSERİM...AŞKIN NUR YENGİ yorumuyla...




Ses (İm) Duvardan Düştü... /... Kaldırın

(ses düşerse, kelimeler yara alır) 


- pardon,'seni seviyorum' diyen bir ses buradan geçti
mi acaba?
- hayır bayan, görmedik

bir adam çıplak sesle şarkı söylüyor,
sesi üşeyecek diye çok korkuyorum
bir kadın limanda günah çıkartıyor,
günahları denizi kirletecek diye tedirgin oluyorum

tut(ma) beni gece
karanlığında şarkılara gebe kalıyorum

- pardon, 'seni özledim' diyen bir ses uğradı mı acaba
buraya?
- hayır bayan, uğramadı

tutkularım çiçek verdi, kokusunu saldı
satamadım biriktirdiğim dağ özlemlerini
İsmet Teyze yaşasaydı söylerdi, anılarla nasıl başa çıkılacağını
herkes ölüyor, sevdaların öldüğü gibi

kandır(ma) sın beni şiirler,
yokluğumu isimlendirmeye gidiyorum

- pardon, 'kadınım' diyen bir ses bir not bıraktı mı
acaba?
- hayır bayan, bırakmadı

cinayeti ellerim gördü
bir de yüreğim
gözlerim inanmaz yüze değmeyen bakışlara

beni rahmine al ve yeniden doğur anne
yanılgılarımın kapısını tekrar çalmayacağım
kuş tüyü vaatlerde kaybettim gerçeğimi
kandır(ıl) dığımı bırak unutayım

- pardon, 'sen benim elma şekerimsin' diyen bir ses
sizde kaldı mı acaba?
- hayır bayan, kalmadı

yorgun turuncu açtı gözlerini,
geceye tutundu
kıskanmasın canım mavi, onu da unutmadı
sır küpüdür şehvet bedenimde,
kapıma dayan(ma) dı

bacaklarım mecalsiz artık aşk
sana kapıları açamayacağım diye korkuyorum

- pardon, 'artık bensiz bir yaşamın olsun' diyen bir
ses ağladı mı acaba?
- hayır bayan, duymadık

kanım çekiliyor dostlar
ayrılıkların en dokunulmaz şahidiyim

Pelin Onay

SERSERİM...AŞKIN NUR YENGİ'DEN

31 Mayıs 2010 Pazartesi

canlı ölümler...canlı yayınlarda...


“Kim ne yapacaksa yapsın!!!!!” diye bir çığlık düştü dünyanın üzerine…Kim ne yapacaksa yapsın, burada insanları öldürüyorlar, yaralılar var diye haykırıyor muhabir saldırının sürdüğü dakikalarda, sesleniyor dünyaya.

Bilgi çağında, bile bile, göz göre göre ölüyor insanlar… öldürülüyorlar…gözlerini kırpmadan öldürüyor insan kılığındaki acımasız saldırgan korsanlar.

İletişimin insanları biliştirdiği, bitiştirdiği bir zamandayız.

Gözden uzak olanların gönülden uzak kalamadığı vakitler bunlar. İnternete düşen bir görüntü ile ya da ekranlardan odalarımıza ulaşan bir çığlıkla düşebiliyoruz öfkeye. Daha çok acıya… Bilmenin, duymanın sorumluluğu yüklenince omzumuza yıkılıyor üzerimize dünya.

Ve dünya sadece konuşuyor, çığlıklara bakıp üzgünüz diyor hala.

“Kim ne yapacaksa yapsın!!!!!” Bu çığlık beynimin içinde çınlıyor saatlerdir.

En hızlı hukuksuz saldırılar karşısında en yavaş mekanizma olan hukuk harekete geçmeye çabalıyor ağır kanlı yapısıyla… Bari dünyanın her yerinden gelen çığlıklara yetişemeyişimiz gibi burada da çok geç kalınmasa…

İletişimin bunca geliştiği çağda acılar da ölümler de canlı yayınlardan can alıcı bir şekilde düşüyor gönül kabımıza, yüreğimizi parçalarcasına.

İnsani yardım çağrılarına karşılık verememek acıtıyor canımızı… Daha Muhsin Yazıcıoğlu’ nun hayatını kaybettiği helikopter kazası(!)nda günlerce kurtarın bizi diye diye donarak ölen muhabirin sesi kulaklarımda.

Yardım isteyene yardım edememek parçalıyor yüreği, canlı yayınlarda can verirken birileri.
Üzgünüz diyor mahallenin ağabeyi… Bekliyor dünya, dört yıldır bir ağrı kesicinin bile olmadığı, çocukların bombalardan, saldırılardan kurtulsa açlıktan bakımsızlıktan öldüğü Gazze’ ye doğru yola çıkan fedailerin tek tek ölmesini. Hem de uluslar arası sularda, sivil ve silahsız bir durumda.    

Canlı yayınlara devam… canlı ölümlere… can pazarlarına…son dakikalara…son dakikalarını yaşayanların acı çığlıklarına…

“Kim ne yapacaksa yapsın!!!!!” iniltisi hala kulaklarımda…
 Kim ne yapacaksa yapsın artık, ecdadından utanıp da…

HANDAN GÜLER



29 Mayıs 2010 Cumartesi

AÇIK DENİZ ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ'NÜN MİLLET RUHU'NDAKİ DALGA BOYUNA GİRİYOR BU GECE...

ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ


Zeybeğimi, birkaç kızan, vurdular;

Çukurda üstüne taş doldurdular.

Bir de, ya kalkarsa diye kurdular...

Zeybeğim, zeybeğim, ne oldu sana?
Allah deyip, şöyle bir doğrulsana!

Zeybeğim, kalkamaz, dirilemez mi?

Odası mühürlü, girilemez mi?

Şu ters akan sular çevrilemez mi?

Ne günedek böyle gider bu devran?

Zeybeğim, bir sel ol, bir çığ ol, davran!

Kır at zincirlenmiş, ufuk sahipsiz...

Han kayıp, hancı yok, konuk sahipsiz...

Baş köşede sırma koltuk sahipsiz...

Kızanlar, dört yandan, hep abandınız!

Zeybeğin kanına ekmek bandınız!

Bilemem, susarak ölmek mi hüner?

Lisan çıldırıyor, dil nasıl döner?

Ondan son iz, uzak, uzak bir fener...

Öldü mü? Çatlarım yine inanmam!

Gizliye yanarım, ölüye yanmam!

Zeybek kaybolduysa bunca kayıp ne?

Teşbihi dökülmüş, aranır nine;

Balonu yok, ağlar çocuk haline...

Zeybeğim; dünyayı aldın götürdün!

Bir öldün de beni binbir öldürdün!

Beyni tırmık tırmık, pençelere sor!

Mevsim niçin ölgün, bahçelere sor!

Sor; çukuru nerde, serçelere sor!

Ağla, bir dinmeyen hasretle ağla;

Zeybeksiz yolları gözetle, ağla!

Necip Fazıl Kısakürek

Ve BİR ŞİİR DAHA...MİLLET RUHU...REŞİT MUHTAR YORUMUYLA...

AÇIK DENİZ ZEYBEĞİN ÖLÜMÜ'NÜN MİLLET RUHU'NDAKİ DALGA BOYUNA GİRİYOR BU GECE... PEKİ GENÇ SİVİLLER NE DİYOR BU İŞE?
CEVAPLAR AÇIK DENİZ'DE...

13 Mayıs 2010 Perşembe

UÇAN SÜPÜRGE'DE YOLCULUK 3...Fonda DELİ MAVİ eşliğinde:))

 
1-HİÇ NOTHING
POLONYA/POLAND, 1998, 35 mm, renkli/color, 80’

YÖNETMEN/DIRECTOR: Dorota Kedzierzawska
OYUNCULAR/CAST: Anita Kuskowska-Borkowska, Janusz Panasewicz, Danuta Szaflarska, Violetta Arlak
ÖDÜLLER/AWARDS:
Brüksel Uluslararası Film Festivali “En İyi Avrupa Filmi”, “En İyi Kadın Oyuncu” (Anita Kuskowska-Borkowska)/Brussels International Film Festival “Best European Feature”, “Best Actress”, 1999
Denver Uluslararası Film Festivali “Krzysztof Kieslowski Ödülü”/Denver International Film Festival “Krzysztof Kieslowski Award”, 1999
Uluslararası Film Müzikleri Bienali “İkincilik Ödülü”/International Biennal for Film Music “2nd Place”, 1999
Polonya Film Ödülleri “En İyi Yönetmen”, “Jüri Özel Ödülü”, “En İyi Görüntü”, “Film Eleştirmenleri Ödülü”, “En İyi Kostüm Tasarımı” (Magdalena Biedrzycka)/Polish Film Awards “Best Director”, “Special Jury Prize”, “Best Cinematography”, “Critics Award”, “Best Costume Design”, 1999
Sochi Uluslararası Film Festivali “FIPRESCI Ödülü”, “Jüri Özel Ödülü”/Sochi International Film Festival “FIPRESCI Prize”, “Special Jury Award”, 1999
 
“Güçlüler, her şeyi planlayan, başarıdan başarıya koşan insanlar beni ilgilendirmiyor. Zayıf insanlar yaşama daha başka bakıyorlar” diyor Kedzierzawska.
 
Gazetedeki gerçek bir olaydan yola çıkan bu üçüncü uzun kurmaca filminde de yönetmen yoksul, umutsuz, çaresiz, yaşamın kıyısında tutunmaya çalışan genç bir kadını, üç çocuklu bir anneyi anlatıyor. Festivale daha önce, bütün zamanların en iyilerinden kabul edilen filmi Kargalar ile konuk olan Dorota Kedzierzawska, Hiç ile de meraklısına Polonya sinemasından etkileyici bir örnek sunuyor.
 
KİŞİSEL KANAATİM: Gerçekten çaresizliği, kimsesizliği gösteren, yardım, insaniyet, aile, koca, baba olma kavramlarını yitirmiş batının resmini çeken bir filmdi. Çaresiz bir annenin çocuklarıyla çırpınışı, baba olan erkeğin vurdum duymazlığına, bencil komşuların duyarsızlığı da eklenince ailesi de olmayan kadın sık sık yaşamın kıyısına geliyor ve çocukları düşünerek yaşamaya çalışıyor, daha doğrusu buna yaşamak değil yaşatma arzusu ile ayakta kalma çabası denir herhalde. İzlenmeli:))
     
2-MUCİZE LOURDES
AVUSTURYA-FRANSA-ALMANYA/AUSTRIA-FRANCE-GERMANY, 2009, 35 mm, renkli/color, 99’

YÖNETMEN/DIRECTOR: Jessica Hausner
OYUNCULAR/CAST: Sylvie Testud, Lea Seydoux, Gilette Barbier, Gerhard Liebmann
ÖDÜLLER/AWARDS:
Venedik Film Festivali “FIPRESCI Ödülü”, “Brian Ödülü”, “SIGNIS Ödülü”, “Sergio Trasatti Ödülü”/Venice Film Festival “FIPRESCI Prize”, “Brian Award”, “SIGNIS Award”, “Sergio Trasatti Award”, 2009
Viyana Film Festivali “Viyana Film Ödülü”/Viennale “Vienna Film Award”, 2009
Varşova Film Festivali “Varşova Ödülü”/Warsaw International Film Festival “Warsaw Award”, 2009
 
Pirene dağlarının eteğinde kurulmuş olan ve katolik inancında ruhani ve bedensel rahatsızlıkları iyileştirdiği rivayet edilen Lourdes kasabasının ziyaretçilerinden biri tekerlekli sandalyedeki Christinedir. Seyirci Christine’in gözünden bu mucizevi yere yapılan hac ziyaretini ve Christine’nin sosyalleşme çabalarını izlerken, benzer amaçlarla Lourdes’a gelenlerin herşeyden çok insani bir dokunuşun peşinde olduğunu farkeder.
Yönetmen, açıklayamadığımız, beklenmeyen iyileşmelerin olduğuna inandığını ama dinsel mucizelere inanmadığını söylerken, mucizenin gerçekleşmesi beklentisinde bulunan insanların trajik hallerini göstermek için böyle bir film çektiğini belirtiyor.
 
KİŞİSEL KANAATİM: MS hastası olan ve boyundan aşağısı felç olan kahraman katoliklerin hac yeri dedikleri şehre gelir. "Neden ben?" sorusunun cevabını arar, dua eder ve nasıl olduğu belli olmayan bir iyileşme ile karşılaşır ve bu sefere diğerleri neden ben değil neden o sorusuna takılır.Hristiyan öğretisini verirken inancı, mucizeleri de sorguluyor. Biraz bizim türbe ziyaretlerine benziyor. Ve insana çaresizliğin her yola başvurduracağını, hastalığın zorluğunu anlatıyor. En önemle vermeye çalışılan mesaj önce ruhun iyileşirse Tanrı bedenine de şifa verebilir. Ama bu mesaj olayların akışı ile silinmeye çalışılıyor ve inaçlar sarsılıyordu. Ciddi film okumaları yapılabilecek bir film, oldukça yavaş akıyor bu da önemli:)) 
 
3-KIRIK AYNALAR BROKEN MIRRORS
HOLLANDA/NETHERLANDS, 1984, 35 mm, renkli/color, 108’

YÖNETMEN/DIRECTOR: Marleen Gorris 
OYUNCULAR/CAST: Lineke Rijxman, Henriëtte Tol, Edda Barends, Coby Stunnenberg, Carla Hardy
ÖDÜLLER/AWARDS:
Hollanda Film Festivali “Seyirci Ödülü”/Nederlands Film Festival “Audience Award”, 1985
San Francisco Uluslararası Lezbiyen ve Gey Film Festivali “Seyirci Ödülü”/San Francisco International Lesbian & Gay Film Festival “Audience Award”, 1985
 
"Kadın filmi" denince akla ilk gelenlerden Antonia’nın Yazgısı’nın yönetmeni Marleen Gorris bu filminde de erkek egemen dünyada kadının şiddetin nesnesi olmasına odaklıyor kamerasını. Kadınlar kendi yöntemleriyle direniyor, üzerlerindeki yüklere isyan ediyor, cinsiyet eşitsizliği mücadelesinde kendi güçleriyle ilerliyorlar. Kırık Aynalar seks işçiliğini derinlemesine çözümlemesiyle Gorris’in en radikal feminist filmlerden biri sayılıyor.
 
 
 
KİŞİSEL KANAATİM: Oldukça ağır bir film. Anlattıkları, kadınların çaresizliği, acıları üzerinize siniyor ve bunalmış olarak çıkıyorsunuz sinemadan:(( 25 yıl önce çekilen filmde dikkatimi çeken bir nokta da kıyafetler oldu. Yukarıya koyduğum fotograftaki kadınların üzerindeki kıyafetlere dikkat edilirse hepsi uzun kollu, uzun etekli, en fazla dekolte de (o da bazılarında) "V yaka"  olduğu görülür.Bu gün böyle giyinen kadın bulmak zor, bunların hayat kadını olduğu da gözönüne alınırsa günümüzde insanlık olarak epeyce ileriye doğru adım atmış, taş devri dekoltesine ulaşmışız :)) 

YEŞİM SALKIM'DAN DELİ MAVİ

23 Ekim 2009 Cuma

BAŞKALARI İSTEMEZKEN SENİ...


''Bir''................................. Senai DEMİRCİ

Biri iste; başkaları istemeye değmiyor.
Başkaları istemezken seni, önce O istedi.
Yolunu bekleyen yokken, hiç ummadığın bu varlığı isteyeceğini bildi.
Seni yoklar arasından seçti ve istedi.
Yokluğunun derdinde değilken başkaları, varlığını O önemsedi.

Sen şimdi, başkasını istesen bile, başkası seni istemiyor.
Yüzü seni istiyormuş gibi görünse de, özü sana sessizce veda ediyor.
Elinde olsa da, elinde kalmıyor.
Yanında olsa bile, sana vefa göstermiyor.
İstediğin kadar seninle kalmıyor.
İstediğince sana yâr olmuyor.
İstediğin yere gelmiyor.
Sürekli eskiyor, eksiliyor..
Arkasını dönüp gidiyor.
Yanına kâr kalmıyor.

Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor.
Sen kendi sesine bile yabancı ve sağırdın.
Sesinin yutulduğu, sözünün boğulduğu o unutulmuşluktan seni O aldı.
Kendi sesin bile erişemezdi kulağına.
Herkesin sana sağır olduğu yerde,
yokluğuna ağlayışına, eksikliğine yanışına kulak veren O oldu.
Ağlayanın bile olamazdı yoksa.
Eksikliğin kimsenin derdi olmazdı asla.
Sevdiklerinin çağırdığı yerde hiç olmasaydın, seni şimdi hiç çağıran olmayacaktı. Adını anmayışlarına bile aldırmayacaklardı.
Sessizliğini kocaman bir imdat çığlığı olarak duyan ilk O oldu.
Seni çağırmasını bile bilmeyecekleri niye çağırıp durursun?
Her çağırdığın yere gelemeyecekler için nasıl da çığlık çığlığa koşturuyorsun. Başka çağırdıkların sana çare olmuyor.
Kalbinin sesini duymuyor.
Yaralarını görmüyor.
Hüzünlerinin yanağına serinlik sunmuyor.

Biri talep et; başkaları lâyık değiller.
Kimselere lâzım olmadığın zamanlarda, varlığını lüzumlu gören yalnız O oldu. Kimselerin seni beklemediği odalarda, seni bekleyen, senden vazgeçmeyen bir O oldu.
“Olsan da bir, olmasan da bir” sanıldığın dönemlerde, başkalarının gözünde hiç değerin olmadı.
Yokluğun dipsiz kuyularından elinden tutup çekecek başka kimse yoktu.
Unutuşun karanlık odalarında yüzüne bakıp seni var etmeye değer gören yalnız O oldu.
Sen O’nu talep etmeden, O seni talep etti.
Kendi yokluğunu kendinin bile dert edinmediği sonsuz s/ağırlıktaki betonların altında seni bir O buldu.
Arayanının bile olmadığı talihsiz bir kayıptın sen, seni hiç olduğun yerden aldı, aranılır kıldı.
Var olmaya değer olduğun konusunda hep ısrarcı oldu.
Seni her an yeni baştan var etti.
Her sabah yeni bir beden içinde uyandırdı.
Başkaları seni gözden çıkardı ama O hiç çıkarmadı.


Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.
Sen seni O seni gördü diye gördün.
Senin kendini görmen bile O’nun seni görmesinden sonra oldu.
O seni görmek için görünür olmanı bile şart koşmadı.
Hesaplarda yoktun.
Ortalıkta gözükmüyordun.
Görünmeye değer değildin.
Görmeye mecalin zaten yoktu..
Başkaları yokluğunu göremezdi ki yokluğuna acısın da seni gözdesi eylesin. Başkaları eksikliğini hesaplayamazdı ki, varlığınla bir şeylerin tamamlanacağına inansın.
Sen görmeye istekli değilken, görmek istediğini gördü.
Sen kendi körlüğüne bile kör iken sana gören gözler verdi, görmeye değer güzellikleri hazır etti.
Yoksa başkaları ne seni görürdü ne sana görünür olurdu.
Başkaları görmeye değer bulmadı seni.
Öyleyse, sen onları niye görmeye değer bulasın?
Başkalarının gözünden düşeceksin nasılsa, onların gözüne girip de n’edeceksin? Başkalarının teveccühlerinin başköşesinde yer kapmak hatırına O’nun seni görmek istediği yerlerden kaçtın.
Seni umursamayan gözlerde, aradığın merhameti bulamayacaksın.
Boş yere yorulma.
Mahzun ve yalnız bir gözyaşı gibi düş dünyanın gözünden…

Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır.
Sen kendi yokluğunu bilmezdin, senin yokluğunu bir O bildi.
Sen kendini bilmediğini bilmezdin, senin kendini bilmediğini de O bildi.
Seni yoklukta buldu.
Kendini bilir eyledi.
“Ben” diye/bilmene izin verdi.
Sen her gece kendini sensiz bıraktın, unuttun uykularda bedenini;
ama O
seni unutmadı,
O’nsuz bırakmadı, göz yummadı varlığına.
Yokluğunu hesaba katamazdı başkaları, bir O hesapladı sevdiklerinin gözlerinde olacak o korkunç boşluğu.
Varlığını yokluğuna tercih etti.
Yoklar arasında bildi seni.
Başkaları bilse de seni, en fazla bir ölü listeye yazarlar adını.
En fazla bir soğuk taşa kazırlar hatırını.

Unuturlar seni.
Önce unutmayacaklarına inanırlar.
Sonra unuttuklarına utanırlar.

Sonunda unuttuklarını da unuturlar.

Biri söyle; Ona ait olmayan sözler lüzumsuz sayılabilir.
Nefesine bir O’nun adı yakışır.
Sesin bir O’nu anmaya değer.
Sözün bir O’nun hatırına yaşar.

Başkaları ölüdür, diri nefeslerine değmez.

Başkaları unutur, sımsıcak sesini harcamaya gelmez.

Başkaları hatır bilmez, söz etmeye değmez.

Huu…

Senai Demirci

18 Ekim 2009 Pazar

EN SADIK DOSTLARIMIZA...



KİTAP, OKURUNU BULUP KUCAKLADIĞINDA UMUTSUZLUĞUN ŞANSI KALMAMIŞTIR HAYATIMIZDA!

Kitaplar…Hemingway’e göre en sadık dostlarımızdır.Bu söz ne kadar klişe olsa da kitaplar önemli yoldaşlarımızdır, kendimizi keşfetme yolculuğunda.

Bazen cesaretimiz kırıldığında elimizden tutup kaldırır bizi kitaplar.Hadi ama, denemelisin der, hayatın içine salarlar korkusuzca.

Kimi zaman sevinçlerimizi, aşklarımızı resmederler, kelimelerden örülmüş tablolar misali.

Kimi zaman üzüntümüze ortak olup sarılırlar dostça, her an yanı başındayım derler usulca.

Sıcacıktır bazı kitaplar, samimi bir gülümsemeyle girerler hayatımıza.

Kötü beraberliklerden korurlar bazen yalnızlığın kuytularından yanlışlığın bağrına düşeceğimiz sırada.

Bir de bu sıcacık kitapların yazarları vardır, perdenin ardında.Yazarak kendini bize açan, ruhunda ruhumuzu hissetiğimiz insanlardır yazarlarımız aslında.

Her kitap okunmak için yazılır, her yazı insanın sesini duyurma çabasıdır.Bazen bir asır sonra ulaşır okuruna kitap, bazen raflara çıktığında bulur aradığını.Kimi zaman da kağıtlar üzerinde kalır el yazısıyla, basılamadığından ulaşamaz dostlarına.

Gönül tahtımıza oturan kitaplar vardır, sessiz sedasız gelirler bazen içimizin saraylarına.

Şanstır bazen kitaplar, köprü olurlar yazardan okura, hayalden hayata.

Ve kitap okurunu bulup kucakladığında, umutsuzluğun şansı kalmamıştır hayatımızda.

Bazen sanki bizim için, o günkü ruh halimiz için dizilmiş gibidir satırlar alt alta, doğru zamanda karşılaştıysak onunla.Sıcacık kelimelerle sarılıverirler boynumuza, bizi yalnız bırakmazlar bir daha.





Üniversitede öğrenci olduğum zamanlardı.
Bir gün bir kitapçıda, içimin o günkü halini resmeden bir kapakla göz göze gelmiş, mavinin kaotik bir resme dönüştüğü noktada uzun uzun bakmıştım o kitaba.
Sonra koşmuştum yanına, parmaklarımı dolaştırırken üzerinde, YAKAZA, yAkAzA, YaKaZa, yakaza… diye sayıklamıştım heyecanla.

Kapağını çevirip ilk sayfasını açtığımda “Ilgın günü” diye başlayan altı satır görmüştüm kısacık, sıcacıktı kelimeler, girmişlerdi kol kola.

“Ilgın”…Ne kadar naif bir kelimeydi, ılık bir su gibi değivermişti gönlümün kurumuş dudaklarına…Baharla birlikte pembenin her tonu ile açan, insana tatlı bir huzur veren bir bitkicikti ılgın, yol kenarlarında bulunurdu çokça.Ya da serap derlerdi halk arasında…Hangi anlamıyla alırsanız alın ılgını, içinize dokunan incecik bir sesi vardı YAKAZA’da.

Gelincik şerbeti günü gelince ardından inceden inceye büyüleyici bir renk cümbüşünün içine çekildiğimi hissetmiştim lakin sürgün günü olduğunda ömür boyu sürecek o bağın içimin bir yerlerine yerleştiğinin farkında değildim daha. Sarıldığım kitabı alıp çıkmış eve gelmiştim koşar adımlarla. Yüzüstü uzandığım yatakta başlamıştım kitabı okumaya.

Morsalkım günündeydi yazar, ruhuna temiz bir aynadan bakmağa çalışıyordu da, ben de, ben de bakacağım diye ayak diretince çevirdi aynayı bana. Siluetsiz bir hayali gördüm o anda, bir serap, bir ılgın gibi bakıyordu içimin kuytularına. Belli belirsiz gülümsüyordu çektiği acıları yüklerken kelimelerin sırtına.

Ünsiyet günü, çıkrık günü, güvercin günü geldi ardından.

İçimde kabaran denizin üzerinde savrulan bir gemi gibiydim, kaptanını arayan.

Bir dolunay akşamı, med-cezirine tutulduğum satırlarının, gelgitleri içinde dolaştım bütün gece YAKAZA’nın.

Kalbimi gözyaşına boğuyordum, çürüyen çekirdekten yeni bir nemalanma da beklemiyor değildim, havf-reca denklemi kuruyorum, kurup kurup bozuyorum, seninle ilgili olarak hissetmenin ne demek olduğunu düşündüğümde bu denizde boğulmaktan çekinmiyorum. Nasılsa bir gün dalgalar sahiline taşıyacak beni.” diyor, teselli günü geliyordu sonra.

Evet, dalgalar sahiline taşıyacaktı beni yıllar geçtikçe ardısıra. Bu kitabı içtiğim geceden sonra yanımdan ayıramadım bir daha. Ardından yazılan her kitapla da şiddetli bir med-cezir yaşadım ama ilk göz aydınlığımdı YAKAZA.

İçimin en güzel yerine yerleşip benimle yaşamaya başlayalı iki yıl olmuşken Yakaza’yı, bir ikindi sonrası, staj yaptığım büronun en değerli konuklarından Tahsin Ağbi’ye uzatmıştım sessiz ama kitaptan emin bir tavırla. Fikirlerine çok önem verdiğim bir edebiyat aşığıydı Tahsin Ağbi. Rafine eserler okuyan, beğendiği yazar sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bu tat(hak)lı ukala adam alıp giderken kitabı, bir dostumdan ayrılır gibi hüzünlenmiş ama aynı zamanda böyle zengin kaynaklardan beslenmiş bir dimağı henüz yeni yeni keşfedilmiş uçsuz bucaksız bir okyanusla, bir başka muhteşem dimağla tanıştırmanın heyecanı sayesinde dayanmıştım ayrılığa.

Ertesi gün büroya geldiğimde Tahsin Ağbi, çoktan kitabı bitirmiş, üzerine notlar almıştı bile. Romanın içinde geçen filozof sözlerinin kimlere ait olduğundan tutun da, ünlemlere , işte budur’lara varan bir dikkatle çizmiş, benim çizdiklerimi zenginleştirmişti okuyuşuyla. Sayfa sayfa irdelemiştik o gün yazılanları, o da beğenmişti bu kitabı.Ve yerleşmişti yüzüme zafer kazanmış bir kumandan edası.

Sonraki günlerde aynı yazara ait öykü kitaplarından Halvet Der Encümen, Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan’ı okumuş, kritiğini yapmış, daha önce anlamadığım yerlerde felsefe okumalarının da verdiği derinlikle devreye girmişti Tahsin Ağbi.

Zihnimde özgür düşünceye giden yoldaki kapıyı nazikçe açan anahtar YAKAZA olmuşsa, yeni soru işaretlerini kucağıma bıraktığı kitaplarla zihnime sokan Tahsin Ağbi olmuştu o zamanlarda.

O, beni başka okumaların içine salarken, el yordamıyla yavaş ve korkak adımlarıma önümden giden, feneri ile karanlığı delen sevgili Nihat Dağlı eşlik etmişti sonralarda.

Zamanla yolun uzun, menzilinin çok olduğunu anlayıp, keskin virajları alamadığımda yardıma koşup beni tekrar yola sokan, soru işaretlerimi zihnimden söküp atan, hep Sadık Yalsızuçanlar olmuştu, kalbini koyduğu kitaplardan çıkagelmişti kelimeler ben yalpaladıkça.

Bir gün yine bir yol ayrımında durup sağa ve sola ayrılan yolların yükünü kıyaslarken yalnızlığımla, Tahsin Ağbi çıka gelmişti büroya. Darmadağan olmuş zihnimi okuyunca gülümsemiş “Yüreğinin götürdüğü yere git “ demişti pervasızca. Oysa yüreğimin götürdüğü yer yoktu seçeneklerim arasında.

Sigarasının dumanı yüzüme vurduğunda “O’na soracağım.” dedim heyecanla.Güldü bana, “Çocuklaşma, yazar kısmının işi gücü çok, burnu havada olur, seninle mi uğraşacak” dediğinde “O farklı bir yazar, bunu biliyorsun, sen de kayboldun satırlarında” demiştim ona.“Peki, yaz bakalım, ama sen yine de çok umutlanma. Bulduğun kadarıyla yetinmeyi öğren hayatta, düşme hayal kırıklıklarına.” diye eklemişti, şefkatli tavrıyla.

Akşam olup gün gecenin koynuna bırakırken beni, kalemi elime aldım heyecanla.Peki ama neyi, nasıl yazacaktım ben şimdi, her kelimesinden büyülendiğim bir yazara?

Kelimelerinin kelimelerim olmasından duyduğum cesaretle bismillah deyip başladım yazmaya. Tarih 14 Ekim 1999’du. O gün bir televizyon programında konuktu, naif, edeb timsali tavrıyla.O’nu seyretmek samimiyetin en değerli duruş şekli olduğunu anımsatınca, ”Sizin gibi bir ustanın karşısında tarifsiz bir heyecana kapılan kalemimle dil, duygu ve düşüncelerimin koalisyonundan çıkacak hatalar için şimdiden affınıza sığınıyorum “ diye başlamıştım satırlarıma.

“Umudu nasıl canlı tutup zaman çarkının dişlileri arasında ezilmekten kurtulabilirim? “ diye sorduğumda yedinci sayfanın ortalarına gelmiş olduğumu fark ettim.Sağ yada sol yolu seçmek yerine geri dönüp cevabını beklemeye başladım mektubu yolladığımda.

Son satırında ”Kendini kaybetmeden bulamaz insan diyorsunuz ya, işte ben de, kendimi bulma arefesinde ızdırap kadehini yudumlamaktayım.Kadehime ab-ı hayat sunar mısınız ? “ diye sorduğum mektubuma cevap olarak bir akşamüstü telefonum çaldığında, televizyon karşısında oturuyordum, umutsuzca. Böyle bir mektubu yazacağımı bilen Tahsin Ağbi’ce işletildiğimi sanmıştım yazarım adını söylediğinde bana. Bir kaç saniyelik bir tereddütten sonra kısa(!) mektubumun içeriğinden bahsettiğinde,inanmıştım, arayanın, ruhumu kucaklayan yazarım olduğuna.

Ne saadetti Allah’ım!
Nasıl bir mütevazılıktı bu, nasıl bir nezaketti sergilenen, donup kalmıştım koşarak çıktığım cambalkonda.

Yurtdışına gideceğini, döner dönmez mektubuma cevap yazacağını söylediğinde, güneş doğmuştu içimin umutsuzlukla malul karanlık odalarına.

Bir zaman sonra çıkıp geldi yeşil bir zarfla el yazısının kullanıldığı üç güzel sayfa.

Sevgili Handan,
Mektubunda sayfalarca dile getirdiğin çelişkiler, bize hayatın ve hakikatin paradoksal olduğunu gösteriyor .
Allah , Hakim’dir, O’nun yaratışında korkusuz, kuşkusuz, sonsuz ve sürekli / süreksiz bir hikmet gizlidir.
Varolmak, bizatihi bir sınavdır ve yeryüzüne inmiş olan bütün fanilerin zekalarının birleşse sadece bir görünümünü fark edebilecekleri kadar sonsuz ve çetin bir imtihandır.
Biz, önümüze çıkarılan bir çelişkiyle baş eder, yener, yenilerini bulur, onlarla uğraşır gideriz.
Bizler, sabah ne yapacağımızı değil, Allah’ın bize sabah ne yapacağını düşünmeyi akıl edemeyecek kadar aptal; Allah’ın verdiği özerk, ontolojik alanı kendi mülkümüz sanacak kadar zavallıyız.
Bizler istiğfar lifleriyle dokunmuş günahkarlarız.
“Alnımızda her birinin bir hesaba” tekabül eden çizgiler bulunmasından daha “tabii” ne olabilir?
Varolmak bir belaya uğramaktır.
Belayı hem tasdik hem de ikrar, hem de musibet olarak okuyabilirsiniz.

Aslında ne ben bir yazar , ne de sen bir okursun.
Her insan bir imgedir ve sen de ben de birer kelimeyiz.
Bu kozmik kitabın harfleriyiz.
Hep O’nu ima ediyoruz “ demişti yazarım cevabi mektubunda, ab-ı hayatı sunarken bana.
“Gerçekten de insan bir yalnızlıktır ve akla sığmayan bir acıdır”
diye de bitirmişti mektubunu beni anladığını ifade eden bir edayla.İnsanın bazen sırf bunu duymaya ihtiyacı olur ya, işte öyle bir vakitti yazarımın girişi hayatıma.

Tercihlerimi yaptım sonra.Kimisinden pişmanlık duyduysam da, çoğaldım, her gün geçtiğim sınavlardan aldığım puanlarla.Yazarım hep yanı başımda oldu, kitapları ve gazete yazılarıyla.

Kişisel menkıbesindeki şehirler birer birer girdi benim de hayatıma: Doğduğu yer Malatya’dan sıcacık esintiler getirdi kuzenim her defasında.

Üniversitedeki en yakın arkadaşım uzun yıllar yaşadığı Hatay-Dörtyol’dandı mesela.

Öğretmenlik yaptığı Sivas bir şekilde girdi kardeşimle beraber benim de hayatıma.

Kader rüzgarıyla savrulup yayıncılığa başladığı şehir, mavi gözlü memleketim İzmir’di sonra.

Bir gün nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde onun şehrinde buldum kendimi, Ankara’da.

YAKAZA adlı romanla başlayan yolculuğum sürüyor bugün hala.
Onun yazdığı eşsiz eserleri okuyarak yaşıyor, onunla aynı göğe bakıyor olmanın kıvancını duyuyorum başkentin birbirinden güzel renklerle bizi kuşattığı sonbaharda.

Bazen bir şanstır kitaplar, kucaklar sizi, taşır umudun nefeslendirici, yeşil ormanına.Bir kitaptan çok öte bir dost oldu, yeni dostlar sundu bana YAKAZA.

KİTAP, OKURUNU BULUP KUCAKLADIĞINDA UMUTSUZLUĞUN ŞANSI KALMAMIŞTIR HAYATIMIZDA!

HANDAN GÜLER

14 Ekim 2009 Çarşamba

VİZYONDAKİLERDEN...UZAK İHTİMAL...



UZAK İHTİMAL...TARIK TUFAN'IN ANLATIMIYLA FİLMİN KONUSU KISACA ŞÖYLE:

"istanbul'a resmi tayini çıkan Musa, müezzin olarak Galata'da küçük bir camiye yerleşir. Caminin müezzin lojmanı olarak kullandığı daireye yerleşen Musa, karşı dairede yaşayan Clara ile karşılaştığında hayatında neler değişebileceğinden habersizdir. istanbul'un aristokrat ailelerinden birine mensup olan ve şimdilerde sahaflık yapan Yakup Demir, yıllar önce birlikte yaşadığı Anita' dan doğan kızını aramaktadır. Rahibe adayı Clara, müezzin Musa ve Sahaf Yakup Demir'in hayatları Galata'da kesişir. Üç farklı hayat, üç farklı insanlık durumu kesiştiğinde ortaya sıcak, kimi zaman neşeli, kimi zaman da hüzünlü bir öykü çıkar. Müezzin Musa'nın gün geçtikçe Clara'ya aşık olması ve fakat ifade edememesi bir başka hüzünlü hikayenin başlamasına neden olur. Musa bir yandan Clara ile yakınlaşmaya çalışırken diğer yandan da sahaf Yakup Demir'in dünyasına girmektedir. Bu süreç Musa'yı bambaşka dünyalara yakınlaştırırken, hayata bakışında da değişik kapılar açmaktadır. Musa artık istanbul'a geldiği günden farklı bir kimlik olarak karşımızdadır. Yakup Demir'in yaşam öyküsünde ortaya çıkan büyük bir sürpriz bütün kahramanlarımızın hayatlarını alt üst eder. Bu yeni durumda Musa'nın bir karar vermesi gerekmektedir. Musa'nın kararı çok kolay olmayacaktır. Üç Mesele; üç farklı insanın hayatını gerçek bir dille anlatırken, sıradışı bir aşkın insani sıcaklığını taşıyor"

Mahmut Fazıl Coşkun'un yönetmenliğini yaptığı filmin senaryosunda Tarık Tufan, ismail Kılıçarslan, Bektaş Topaloğlu, Görkem Yeltan isimleri var.
-------------------------------------------------------------------------------------
Film hakkında kişisel izlenimim ise şöyle:

Başrol oyuncusu Nadir(musa)çok iyiydi.
Belki de filmin belkemiği onun oyunculuğuydu.
Senaryo diyaloglardan arındırılmıştı.
Nuri Bilge ceylan vari bir yönetmenlik denemesi olmuş.Ama planlar, görüntüler arası geçişlerde kopukluklar olsa da verilmek istenen duyguyu musanın üstün performansı ile alabiliyorsunuz.
Yavaş, neredeyse günle birebir eş zamanlı,platonik bir film isteyenler için biçilmiş kaftan.
Polisin eve baskını falan komikti yalnız, polisleri oynayan oyuncular da kötü
idi.Öyle karakol sahneleri 1980 de vardı
Şimdi emniyet gayet demokratik, polisler kibar, karakollar bakımlı,
dört yıldır ikiyüzden fazla karakola giden, ifadede bulunan bir avukat kişisi:)) olarak inandırcı bulmadım o sahneleri.

Bir de böyle silik, aşkına sahip çıkmakla çıkmamak arasında gidip gelen erkek tiplerini sevmediğimi belirtmeliyim.Maalesef böyle insanlar çok...O açıdan film güzel bir fotograf çekmiş, görüntüler üzerinden duyguyu geçirmeyi hedefleyen bir film izlemek istiyorsanız kaçırmayın derim.Yok ben diyalogsuz, yavaş şeyler izleyemem diyorsanız bu film size uygun değil derim.
----------------------------------------------------------------------

Senaristlerden Tarık Tufan'ın kaleminden bir yazı var şimdi de sırada:

ANNA

Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.

Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.

Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetiniki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.

İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna!

Gidelim buradan.

Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.

Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.

Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.

Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…

Tamam sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.

Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.

Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…

Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.

Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.

Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Tanrı bizimle de konuşur belki.

TARIK TUFAN

13 Ekim 2009 Salı

MÜTHİŞ BİR ŞİİR...OSCAR WİLDE'DAN...


HERKES ÖLDÜRÜR SEVDİĞİNİ...

Ama gene de herkes sevdiğini öldürür,
Bu böylece biline,
Kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar,
Kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür,
Korkak
bir öpücükle,
Yüreklisi kılıçla,
bir kılıçla öldürür!

Kimi insan aşkını gençliğinde öldürür,
Kimi sevgilisini yaşlılığına saklar;
Bazıları öldürür
Arzunun elleriyle,
Altın’ın elleriyle
boğar bazı insanlar:
Bunların en üstünü bıçak kullanır
çünkü
Böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar…

OSCAR WİLDE

4 Ekim 2009 Pazar

SEN VAR MIYDIN YA DA BEN NEREDEYDİM ZAMANIN KOLLARINDA...


ELVEDA…

Biz seninle hiç yürümedik elele.
Bakmadık güneşe, bulutlara, yeşile farklı bir gözle.
Kırlara gitmedik, sınırsızca koşabileceğimiz.
Papatya falı için koparmadık çiçekleri.
Adımızın baş harflerini kazıyıp kalp içine aldığımız bir ağacımız yoktu hiçbir şehirde.
Boğazı seyretmedik, kaybolmadık dalgaların huzurlu serinliğinde, el sallamadık geçen gemilerde uzaklara gidenlere.
Uludağ’a gidip kayak yapmadık hafta sonu tatillerinde.
Teleferikle çıkmadık yükseklere, şehri seyretmek için İzmir’de.
Zeytinin yağlısını yemedik Muğla’da, Edremit’te.
Denizin mavi sonsuzluğuna bırakmadık kendimizi Marmaris’te, Bodrum’da, Antalya’da.
Kumsalda mehtabı seyretmedik gecenin ılık rüzgarıyla.
Yalnızlığın koynunda yattık sabahlara kadar, kitapları yastık, ders notlarını yorgan bildik.
Uykusuz gözlerle dolaştık ortalarda, sınavlara girdik çıktık bolca.
Gülleri koklayıp kurutmadık sayfalar arasında.
Şiirler okumadık gözgöze.
Soru çözdük, sorun çözdük, bir aşkı çözemedik biz seninle.
Yüreğin çığlık atarken gözlerime, sessizdin yine, akarken ince bir sızıyla gönülden gönüle, kapadık algılarımızı gerçeğe önce.
Sen benim saçlarımı okşamadın hiç, kokusunu duymadın.
Papatyalardan taç yapıp takmadın baharda, solup gitti papatyalar ayaklar altında. Ama sonbaharda bile bahar neşesini taşıdık yüreğimizde .
Karların erimesiyle kabaran nehirler gibiydik zaman içinde.
Ben senin üstünü örtmedim hiç ince bir battaniye ile kitabın elinde uyuyup kalmışken kanepede.
Kravatını düzeltmedim kapıdan çıkarken “Kendine dikkat et.” deyip emanet etmedim Sahib’ imize.
Sarılmadım boynuna her sabah yeni bir özlemle, kapıyı kapatmadım ardından yüreğime verdiğin söze güvenle.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Ama biz seninle ne çok şey paylaştık bir bakıma:
Oturur sohbet ederdik saatlerce, usanmadan, sıkılmadan gündüzlerde.
Bizi teğet geçer, kurtarırdık dünyayı bir kalemde, ezberlenmiş repliklerle.
Çayımızı yudumlardık sonra, sıcak, muhabbetle demli, tomurcuk kokulu.
Akşamlarda buluşurduk hayali, şiirin sıcağında ısınırdık bir hayli.
Rüyalarda gezinirdik saatler ilerledikçe gecede, anlatırdık sabah olduğunda neşeyle.
Biz seninle ne çok şey paylaştık aslında.
Biz seninle hiç yürümedik el ele sokaklarda, buluşmadık kuytularda.
Ama yürüdük zaman içinde şehirlerden şehirlere.
Durmadık, duramadık durmamız gereken yerde.
Biz seninle hiç yürümedik el ele, gökyaşları yağarken üzerimize .
Bakamadık göz göze, söyleyemedik ekleyerek sözü söze.
Yaşama karşı söyleyemediklerimizi yükleyince sahte kelimelere kalpler daha fazla dayanamadı bu yüke ama göstermedik gözyaşlarımızı birbirimize.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Ama kulak verince yüreğin sesine, duyunca aşkın tik taklarını, sırt sırta verip adımlarımızı uzaklaştık bir çırpıda.
Gerçekler acı gelmişti anladığımızda, sebep oldu korkup kaçmamıza.
Duyulmaz olur derler kalbin çığlıkları kilometreler zamanla girince kolkola. Gözden uzak olan gönülden de uzak olur demişler ya, elveda.
Biz seninle ne çok şey paylaştık aslında.
Sadece aşkın dalgalı denizinden sevginin güvenli sahiline çıkamadık usulca, boğulduk serin sularda.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Sen var mıydın ya da ben neredeydim zamanın kollarında.
Elveda…”

HANDAN GÜLER



1 Eylül 2009 Salı

DEM'Lİ BİR DENEME...


DEM BU DEMDİR DEM BU DEM

“Gönül bekleme diyorlar .
Hayatın karşımıza çıkaracağı engelleri aşmak üzere bir kılavuza bağlandığımızda, mürşid kimi ipuçlarını verir ve bizi dünyanın tehditlerinin içine salarmış.
Bu karmaşa içinde kendi başımıza, yalnız ,güçsüz ve korumasız bir halde kalır, bir şeyi bekleriz.
Gönül bekleme.
Gönül nedir, nerede, neyi bekleriz bilmeyiz.
Uzay boşluğuna düşer gibi, derviş derviş devrilmiş gibi…
…Herkesin gönlü bir şeyi bekliyor…” diye başladı dem içimde.

Ne güzel diyorsun söz üstadım bu demde, herkesin gönlü bir şeyi bekliyor, bir özlem çekiyor.
Düştüğü boşlukta devriliyor, boşlukları doldurmak istiyor.
Dünyanın oyun eğlencesi çok, birinden kurtulsa diğerine takılıyor gönül, demini alamadığı demlerde.
Bir meteor geliyor sonra uzay boşluğunda asılı duran insana çapıyor, topla kendini diyor, aramaya devam et, süre işliyor.
Özlemden kavrulan yürek doğru diyor, kalkmalıyım, onu aramalıyım.
Durmuyor arıyor, neden sonra yeni bir oyalanma kapısında buluyor kendini. Açılan kapının yanlış olduğunu anlayana kadar hayli zaman geçiyor. Yine bir meteor atmosferine girip yürek yangınına ateş taşıyınca, yanmanın ama gerçekten tüm zerreleri ile yanmanın ızdırabı ile iki büklüm oluyor. Saat hiç durmadan işliyor.
Bulduğundan gördüğü vefasızlıklarla yanan insan, ha gayret diyor .
Arama ve bekleme durumuna gösterdiği sadakate binaen küllerinden yeniden doğma fırsatı sunuluyor.
Dünyanın tehditleri üzerine üzerine geldikçe sahih kaynaklara dönmeli diyor yüreğim, deme uzanıyor yine elim: “Bu alem ,görünmeyen alemlerin önünde tenteneli bir perdedir…
O halde her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyata kördür” diyor sözlerin.
Tenteneli perdenin ardını görmeyen gözlerimiz mi kör? Bakar kör bize mi deniyor, gerçekten gözleri görmeyenler bizden daha mı kolay o perdelerin ardını görüyor. Öyle olmalı, onların gözü harama kapalı. ”İsim ve sıfatlarının belirtileri de tıpkı böyledir. İşaret ve belirtilerin gerisindekini görebilmek için gönül gözü gerekir. Biliyor musun açılan bir kapıdır dünya … Mektuplarını okurken hep bu imge çağrışıyor bende” diyorsun ya demde. Hani bir ressam vardı,doğuştan görmüyordu gözleri. Ama çizdiği resimlerde gökyüzünün mavisini, bulutların atılmış pamuk gibi dizilişini, birbirinden güzel renkleri barındıran denizler alemini tüm ayrıntılarıyla çiziyordu tuvale. Görmeyen gözleri, gönlünün mektuplarını açıyordu belki de. O kadar sahiciydi ki çizimleri, inanamadı bilim adamları ve aylarca incelediler ressamın beyin fonksiyonlarını. Sonunda gerçekten görmediğine onay verdiler. Gönlüyle çiziyordu ressam, kabul ettiler. Televizyonda onu seyredince kalb gözü tabirine lügatlarında yer vermeyenlere ibret, aklı gözlerinde gafil kafalara inen tokmak olmalı diye düşündüm bir dem. Keşke dedim sonra perdeler bir açılsa… Sarının ışığında, mavinin maviliğine girsek, usulca, kederlerimizi bırakırcasına dalsak derin nura.
Keşkesiz yaşamak… Mümkün mü? ”Keşke şu şöyle ,bu böyle olsaydı dediğin sürece bir kılavuza muhtaçsın, derdi anneannem “demişsin satırlarında. Hep keşkesiz yaşamak istedim, uğraştım, didindim, kırdım, geçirdim, keşke dedim sonra.
Kırıldım çokça, özledim, zulme uğradım, kapalı kapılar önünde bekledim aylarca.
Keşke dedim yine açılsa kapılar ardı sıra.
Hastalandım, yaşadıklarımı kaldıramayınca. Keşke dedi doktorlar stres olmasa, sakin yaşa.

Denedim, dostlar edindim, zamanla. Yaralarımı gösterdim onlara inanınca. Keşke dedim merhem olsalar bana.
Bir rüzgar esti sonra, ne olduğunu anlamadan kabuk bağlamış yaralarımdan sızanları gördü hakikate kapalı gözlerim.
Meğer tırnaklarını geçirip yaralarımın kabuklarını koparmaktaymış dost bildiklerim.
İşte yine keşke dedim. Bitmeyecek mi keşkelerim?
Kılavuzum nerdesin, nerde ellerin? Beni kör kuyularda bırakmaya dayanır mı yüreğin?
“İnanıyorum, olan olmuştur ve olacak olan da olmuştur… Bu yüzden olmuş gibi ve olacakmış gibi anlatıyorum “ diyorsun. ”Bu yüzden seni yatırıyorum gözlerimde… yağmur suyu gibi… Bu yüzden … hep bu yüzden… böyle kesik kesik, tutuk yutkunuyor gibi konuşuyorum” ben de, senin ifadelerini ödünç alarak yine.
Canım yandığında beni “göğsünde bir menekşe gibi yatıracak” anneannem yok artık benim de. Her gün görmek istediğim, sığınağım, karşılıksız sevildiğimi hissettiğim, gelişimi balkonlarda bekleyen, daha karşıdan görünce yüzüne baharlar gelen, acılarında büyüttüğü çiçekleri, hepsine ayrı ayrı özel hissettirdiği torunlarına düşünmeden dağıtıveren, gelir gelmez daha, ne yedireyim yavrularıma telaşıyla evin içinde seken, İzmir’in o yapışkan sıcağında hiç üşenmeden akıtmalar, kayganalar pişiren bir ananem yok artık. Annem babam kızdıkça yüklendikçe bize, kaçtığımız, hoşgörüsü ve her türlü yeniliğe açık karakteri ile bizi özgürleştiren anneannem çok uzaklarda şimdilerde. Onun iyilikseverliğini , misafirperverliğini, saflığını, ve hep umutla ufka bakan tavrını kimsede görmedim daha. Keşke dediğini, işten yıldığını, namazını, tesbihini, kuşluğunu, teheccüdünü bıraktığını, hayattan yorulduğunu görmedim hiçbir dem. Bahçesine bakışını, her diktiği yeşile sevdasını katışını, renk renk güllerini, onların yapraklarından hemencecik yaptığı reçellerini hatırlıyorum evinin önünden geçerken. Ama artık geçmek istemiyorum nice kişisel tarihin saklandığı, her tuğlasında emeğinin olduğu o evin önünden. Terkedilmişliği, bakımsızlığı, yalnızlığı dokunuyor yüreğime.
Dördüncü katın yatak odası penceresinden bakan silüetini görüyorum, sabah namazına giden hacıbabamın ardından bakıyor yine.
Aşkla bağlı olduğu kocasını her zaman gözden kaybolana kadar izlediği, dualarla gönderdiği geliyor hatırıma.
Böyle aşklar yok artık.
Yollarda yürüyenler, ardından el sallayanlar, acaba vardı mı gideceği yere diye endişeli bir bekleyişle içindeki aşkı büyüten kadınlar zamanın çok gerilerinde kaldılar.
Çok katlı apartmanların, kapalı garajlarından arabalarıyla gidiyor artık eşler işlerine.
Ne kahvaltı edecek vakitleri var beraber ne de onlara el sallayacak, yüreğine verdiği sözle onu dönene kadar bekleyecek kadınlar var evlerde.
Gideceği yere vardı mı acaba diye endişelenip uzaklara bakıldığı, derin düşüncelere dalındığı günler geride kaldı.
Telefonunu aç da yüzünü görelim denen günlerdeyiz şimdi.
Hiçbir şeye vakit yok, duran devriliyor. Arkadan gelen üzerine basıp geçiyor.
Dünya ölümüne koşuyor, hem de ölümüne, bizi de sürüklercesine.
Ölüm ne kadar yakıcı bir şey… Dem de ilerledikçe seninle birlikte acı hatıralar bir bir geliyor zihnime. Ölümle ilk tanıştığımda da anneannemin evinin 5. kattaki terasındaydım. Bir grup insan karşıdaki evden cenazeyi çıkardılar. Eminece ‘nin eşiydi ölen. Yeşil örtüye sarılı tabutu yüklenenler arasındaydı o zaman dedem. Yolun sonunda vilayet cami vardı, camide Halil Hoca. Bayramlarda elini öptüğümüz bir yakınımızdı ölen.
Her ölümde insan biraz da kendi faniliğine ağlar ya, batıp gideceğine, dünyanın geçiciliğine, öyle olmuştu, çok ağlamıştım o gün de. Çocukluktan yorgun bir ihtiyara geçivermişti ruhum bir dem, ağlama demişti anneannem, tüm sevdiklerimiz orda, Efendimiz (sav) orda, bebekken kaybettiğim annem orda, dedelerim, ninem orda.
Şair de öyle demiyor muydu, mısralarında, ”Ölüm güzel şey , budur perde ardından haber,
Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber. “ Necip Fazıl’ı hiç okumamıştı anneannem oysa. Ümmiydi, kirlenmemişti zihni harf yığınlarıyla. Ama iman sözden arınmış haliyle sürekli büyüyordu gönül deminde.
Senin gibi dedemin yüzünde “İfadenin donması” nı görmemiştim ben. Dayanamamıştı yüreğim bakmamıştım yüzüne, ikinci ölümü yaşadığım o günde.
Sular kaynatılıp bahçenin bir köşesinde yıkanırken perdeler gerisinde, donakalan ben olmuştum.
O sala ve ardından beni, kardeşimi, kuzenimi beraber idareye çağıran o anons çınlamıştı aylarca kulağımda.
Olamaz, daha bir saat önce birlikteydik, hastanededir belki yaralıdır, diye koşmuştuk endişeli yüzlerimizle eve, dualar dilimizde .
Ama bahçe kapısına geldiğimizde yanıldığımızı anlamıştık .
İğnelerle bayıltılmıştı büyük teyzem ve annem.Anneannem ve küçük teyzeme etki etmemişti damardan zerkedilen. Öylece bakıyorlardı, donuk, tutuk, bu alemden kopuk.
Ayşe yenge mutfaktaydı yine, helva kavruluyordu verilmek üzere gelene gidene.
Ayşe hala, ah gitti dağ gibi kardeşim diye feryad ederken, yemenilerini alıyordu kolunun altına, mal canın yongası, kaybolmasın sakla kızım diye uzattığında dönüp arkamı gitmiştim o hızla. Anlamıyordum olan biteni hala. Sanki her şey bitmişti o gün. Dünya durmuştu, en sevdiğim insan uğurlanıyordu, ablası bir çift plastik yemeniyi saklıyordu.
Onu bir daha göremeyecek olmak canımı fena yakıyordu.
Liseye gidiyordum o zamanlarda. Son bayramımı yaşayıp bitirdiğimi bilmiyordum daha. Bir daha bayramlar hiç bayram olmadı bana.
Okulun hopörlörleri her açıldığında acıtan bir acaba saplandı o günden sonra bağrıma.
Adını taşıdığım babaannem, hemen 28 gün ardından aşkının ayrılığına dayanamayan dedem dağladı yüreğimi zaman aktıkça.
Bir gün yine telefonda, güldü mü yüzünde güller açan Ayşe Teyze gitti dedi annem.
Fedakar kelimesinin zihnimdeki ilk karşılığı Naim Amca, her gittiğimizde bizi koklaya koklaya öpen, nazara okudu mu kuş gibi hafifleten Eminece çekildi bu alemden sonra.
Her birinin gidişiyle, ”Faniyim fani olanı istemem, acizim aciz olanı istemem. Ruhumu rahmana teslim eyledim gayrı istemem. ” İfadeleri döküldü dilimden
” İsterim, fakat bir Yar-ı Baki isterim” diye feryadı sürdüren yüreğime “Yağmura benzeyen o kelimeler” düştüğünde toprak kokusu yükseldi göğüme.
Gideceğimiz bu yere niye gelmiştik öyleyse? ”Dünyada ölümden başkası yalan” dediğinde şarkılar, ”Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlayacaksınız“ derdi babam. Önce nimeti, sonra Hakiki Nimet vereni düşün, ölüm de bir nimettir unutma diye eklerdi . Sen de, aklında bu sorular, Efendimize seslenirken yüreğinle, ”Kainatın varlık sebebi muhabbet midir? Her şeyi birbiriyle bağlar mı? İnsan yaratılışın en güzel meyvesi midir? Kalbinde kainatı kuşatacak bir muhabbet mi gizlenmiştir? Onun doğrultusu nereyedir? Kim o sonsuz muhabbete layık olabilir? İster istemez varlığın sahibine mi yönelir? Onun gayrına yönelirse belalı bir musibet midir? ” diyorsun dem’de.
Başımıza gelen bunca musibet “gayr”a talip olunca mı uğramıştır semtimize, bu şehre, ülkeye.
Dünyayı saran savaşlar, akan yaşlar, ölen çocuklar hep bundan mıdır?
Celal ardında Rahmet mi saklıdır?
Perdeler açılacak mıdır bir gün muhabbete fedai olanlara?
Feda etmek o kadar kolay mıdır, avuçta ateş tutulan zamanlarda?
Dünyayı muhabbet kurtaracak deriz de, yanaşmaz nefsimiz bir türlü, şahsi planda gönülleri hakikate ayarlı kılmaya.
“Söz zihne özgüdür , kelam gönle mahsustur. Kelam söylenmeyendir. Söylenince de mayalayandır. “ diyorsun demini aldıkça.
Biz bahar ülkesinin hiç bahar görmemiş çocukları, O maya ile mayalanan topraklarda doğan şanslılar hani, kurtulabilecek miyiz sözden?
”Derin acıların dilsiz olduğunu fark ettim” diyorsun ya, dile getiremediğim acılarımı bir bilsen!
Satırların yetişiyor imdada her dem: “Kaybolanlar sevgiye değmiyor . Batıp gidenler geride sadece hüzün bırakıyor. Kalbi kanatıyor, aklı yaralıyor efendim… Her şey yavaş yavaş eskiyor. Bitiyor. Geçip gidiyor . Yok oluyor efendim. Geride sadece anılar ve acılar kalıyor. Soluk fotograflar kalıyor… Bakınca sanki eskitiyorum. Diyor ya şair, tıpkı el sallayanlar gibi gittikten sonra trenler. Ve bilek söner yeni ağırlığından gözyaşlarının… Dünya en çok tren istasyonuna benziyor efendim. Bir durakta ya biniyor, iniyor veya uğurluyoruz . Bu yüzden bir yakınım veya dostum gelse uğurlamak istemiyorum. El sallarken en çok İbrahim Peygamberin sözlerini hatırlıyorum. ” diyorsun ya, el sallarken sana, bende bıraktığın o hüzünlü resmi yeni yeni çözüyorum daha. ”Hiçbir şey kararında değil efendim. Bir sadık yar bulamadım. Bir kararda duramadım. Kime gönül verdimse terk etti, kime bağlandıysam çekip gitti. Beni terk etti. Terk edilmeyi istemiyorum efendim. Buna dayanamıyorum. ” derken nasıl da tercüman oluyorsun bana, ona, insanlığa.
Sırra talipsin hep, perdenin ardına. Bir ömür o eşiğin önünde, gönlün tek sermaye.
Yatışamayan kalbin her daim yakarışla inlemekte.
Ahirette seni kurtarmasını dilediğin satırlar, kitaplar dizi dizi dizilmekte.
Kalplerimizi her yandan sarıp bizi hareketsiz bırakan yabani sarmaşıkları kesip atabilmek için satırların keskin bir bıçak bazı demlerde. Merhametli bir kucak bazen demini alan yüreklere .
“Kalbim kendi kendini kanattıkça” bu sayfalara sığınacak artık her dem.
Sıcacık bir DEM, yanında demli çayım, demini almış bir yüreğin ışığından ruhuma akmakta.
Fonda “Dem bu demdir, dem bu dem” … çalmakta .
Dem, kan demek.
Dem, gözyaşı dökmek, soluk almak, nefeslenmek demek.
Zamanın en küçüğü, an demek dem.
Dem, içki demek, sarhoş olmak demek, aklı kaldırıp aradan gönül beklemek demek
Hepisinden iyice bir gönüle girmek demek dem,
Üstad demek dem, öğretmen, usta, sanatkar,
Kalb demek dem, aşk demek, yeni bağlar atmak gönle şevkle
Eskimiş, eprimiş bağlardan kurtulmak demek dem,
Acılardan sıyrılmak, unutma bahçesinde.
Korkusuzluk demek dem, kainata meydan okuyan bir yürekle yaşamak demek
Baharın eşsiz çiçeklerini mayalandıkları topraktan toplamak demek dem.
Gözü olana sabahın ışımasıdır dem
“İnsanın kendini tanıyabilmesi için başka bir ruhun derinliklerine dalmasıdır” dem.
Nurdur dem, nurdandır, nimettir dem.
Kalbinde merhamet adlı bir çınarı büyüten adamın, ab-ı hayatından damıttığı kitaptır dem.
Artık raflarda.
HANDAN GÜLER


"Dem Bu Demdir, Dem Bu Dem"
Sadık Yalsızuçanlar - 31.08.2009 22:45


http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/demli-bir-deneme/2009/09/

22 Temmuz 2009 Çarşamba

BELALAR ÜZERİNİZE ÜZERİNİZE GELDİĞİNDE...



“ Sorunlar insanlara verilmiş hediyelerdir. Bazıları bu hediyelerin altında ezilirken, bazıları bu hediye paketlerini açar ve içindeki ödülü alırlar. Ancak çok az kişi bir sorunu bir hediye gibi görecek sıra dışı bakış açısına sahiptir.” (Melih Arat)


SABRA GİDEN YOLDA SESLİ DÜŞÜNME DENEMELERİ…

Dost, yanında sesli düşünebildiğin kimsedir.Bu söz kime aitti hatırlamıyorum ama çok da doğru olduğunu düşünüyorum.Lakin böylesi dostlar bulmanın da zor olduğu ortada.Mevlana,”Dost altın gibidir.Bela da ateşe benzer.Halis altın,ateş içinde saf bir hale gelir.” diyor.

Belalar bazen üzerimize üzerimize gelip kolumuzu kanadımızı kırdığında, uçmayı unuturuz kendi başımıza.Dostlar bize yeniden havalanacak cesareti verirler varlıklarıyla.

Ne de azdır böylesi dostların sayısı çağımızda.Herkesin herkesi rakip bellediği bir zamanda gerçek dostlarla karşılaşamamak da beladır aslında.

Ahdine sadık insanlar da vardır aramızda.Yeryüzünde dolaşırken kainat kitabını okuya okuya , içlerindeki engin denizin berraklığını koruyarak ab-ı hayatı sunarlar ruhlarımıza,yol gösterirler insanlara,varlıkları ve yazdıklarıyla.

Yerinde duranlar vardır bir de, değişime ,gelişime kapalı olanlar.Yeni yerler görüp yeni insanlarla tanışmaz, şevklerini yitirerek bıkkınlıkla bakarlar etrafa.
Küçücük bir su birikintisi halinde durduğu yerde bulanırlar,hayatın kiri pası siner üstlerine,içlerindeki denizin varlığından habersiz yaşayıp giderler bir kısır döngüde.

Dünya öyle bir yerdir ki,bir üzüm tanesi yedirse bin tokat vurur insana.
İnanın gülmeye korkuyorum bazen, hemen ardından gözyaşı geliyor
Bu herkes de hep böyle midir bilmiyorum.Ama herkesin imtihanı da nefsinin seviyesine göre geliyor.Bazen zorluklar hiç peşimizi bırakmıyor.
çoğu zaman yıldırıyor bizi,yoruyor yüreğimizi.

Bir de omuzunda ağlayabileceğiniz bir dosttan yoksunsanız gecelerde ,iç içe geçmiş karanlıklarda, ışıksız odalara hapsoluyorsunuz umutsuzlukla .
Böylesi durumlarda çok kaygı çekme diyorum kendime mukadder olan olur, ama, sözleri dilden kalbe indirmek ne de zor

Çoğu zaman gözümden düşen yaşlar eşlik ediyor çaresizliğime.Aczimi hatırlatıyor belalar .”Çok ağlayın”,diyor Mevlana.”Ağlayın da yaratıcı Rabb’inin ihsan sütü aksın.”

Neyse ki,böylesi durumlarda ,yürek dostum yetişiyor imdada,” abdiyet, celal iledir
celal perde kullanır
perdenin gerisine bak,
ben göremiyorum ama gözüm hep orada” diyor ve ekliyor “üzülmeyin
Allah dünyayı (parayı) isteyene, ilmi istediğine verirmiş
ilimden kasıt Allah'ın rızık olarak verdiği aşktır
Rububiyet tecellisi ise celal ile olur,bunlar perdedir
Üzülmeyin.
Cenab-ı Hakk rızkınıza karışan şeyleri belalarla temizler
şükür deyin,üzülme yok
şükür sadece,gerisi boş”

İçime serin sular serpiliyor bu satırları okudukça.
İnanıyorum ki, her şey güzeldir,güzel yaratılmıştır,ya kendisi ya sonuçlarıyla.Bize de güzellikler bırakacaktır giderken ama,
sadece şimdilik göremiyorum uzağı.Benim görememem güzelliğin olmadığı anlamına gelmez ki!
Zaten gözlerimiz gerçeklerden ne kadar haberdar ?

Belalar üzerimize üzerimize geldiğinde miyoplaşıyoruz galiba
Belki bunun arkasından bir rahmet esintisi gelecek, umutlu olmak istiyorum ,musibetin içinde bir nimet mündemiçmiş ,yani dürülüp sarılan,içine yerleştirilen bir nimet varmış musibette, onu görmek için bakıyorum ama nafile...gözlerim hala perdeli hakikate.

Duaya ihtiyacım var ,içimin sesini kelimelere bürüyüp kapının eşiğinde beklemeye ,sabretmeye…”Sabır,genişliğin ,ferahlığın anahtarıdır” diyor ya Mevlana.Sabrı dağıtmadan düne ,yarına,an için kullanmalı ki ,yetsin daima.

Bazen böyle zamanlarda anlattıklarımızı, kalbimizi yarıp bakamadıklarından olsa gerek bazıları,musibete karşı şikayet olarak algılar.Ruhumuzun iç ceplerini dosta sunmak, sabra giden yolda sesli düşünme denemeleri yapmaktan ibarettir oysa konuşmalarımız.

Nasipten öte yol yok demiş atalarımız,bazen bazı şeyler, olmayınca olmuyor sebepler tüketilse de olmuyor…” Allah size güzellik yapmış
Şükredin”, diyor dostum.”Herşey O'ndan geliyor O'na dönüyor
O, Kendinde Kendi Kendine işliyor, yapıyor bozuyor tekrar yapıyor”
Hasbunallahu venimel vekil elimizden tutuyor,vekilin O ise gerek var mı endişeye diyor.
La havle vela kuvvete illa billah yetişiyor diğer yandan imdada,kuvvet O’nun ,hayırlısını dile diyor,nasılsa kader adalet ediyor .

Bu güçle kalkıyorum miskince yığıldığım koltuktan, zaman kısıtlı ,belalar çeşitli, bir tanesi üzerinde bu kadar durursak hayat neye yeter değil mi? diyorum kendime.

Şimdi ibadet zamanı,diyorum.İbadet de iki çeşit ya,menfi ve müsbet. Müsbet herkesçe malum .Menfi olan da hastalıklar ve musibetlermiş, sabredersen hepsi ibadet yerine geçermiş.İşte burada sorunların hediye olduğu inancıyla bakmalı olaylara.

İyi ki kitaplar var ,kelimelerden iplerini atıp çekip çıkarıyorlar bizi düştüğümüz kuyulardan.

İyi ki dostlar var,ruhumuzdaki yaralara merhem oluyor,yeniden uçabileceğimizi anlatıyorlar.

Dostum,”Yarın ne yapacağınızı düşünerek değil,Allah’ın size ne yapacağını düşünerek uyuyun” diyen Efendimiz'i(sav) dinlemeli diyor.Her şey O’nun elinde ,O’na teslim ol,eşyayı teslim al diye ekliyor.

Üzülmemek lazım doğru,kazanma kuşağında kaybetmeğe sürükler yoksa bu hal.
“Ne varlığa sevinirem ne yokluğa üzülürem bana seni gerek seni “ dediğinde yüreğimiz ,benlik mağaramızın önündeki taş kalkacak ve yollar göğe doğru uzanacak.
Böylesi bir yolculuğu yaşayabilmek duasıyla…

HANDAN GÜLER

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin