1 Aralık 2009 Salı

GÖNLÜN IŞIĞI ŞİFA VERİR GÖZE!




GÖNLÜN IŞIĞI ŞİFA VERİR GÖZE!
“Sizin anlayacağınız gibi ifade etmek gerekirse gözün gerisinde bir çukurlaşma var. Kör bir nokta oluşmuş. Gözü besleyen sinirlerde bir direnç sözkonusu. Vazifesini yapıp gözü beslemiyor sinirler. Göz tansiyonu da yüksek. Derhal ilaca başlamalı aksi halde gözlerinizi kaybedebilirsiniz!” demişti genç doktor, çocuğunun gözlüklerini kontrol için gelen ve öylesine, bende de bir kaşınma ki sormayın bir damla falan verseniz diyen genç kadını muayene ettiğinde.

Bir anda ne olduğunu anlayamayan kadın “Nasıl yani, dedi, ben her şeyi görüyorum, hatta kimsenin göremediği uzaklıkları bile rahatça görüyor, küçücük yazıları dahi okuyorum, baharda sulanması dışında bir problemim yok, nasıl yani kör nokta, nasıl göremiyorsunuz diyorsunuz” şeklinde feveran etmeğe başladı. “Hanımefendi, lütfen sakin olun” dedi doktor. ”Önce birkaç test yapmamız gerekiyor, acil olduğu için yarın sabaha ayarlıyorum sabah 09:30 da burada olun lütfen uzun süren testler bunlar, bilginiz olsun diye ifade ediyorum” dediğinde, kadın hala soruyordu,”Peki testler tahmininizi haklı çıkarırsa ne olacak?”diye. Doktor derin bir nefes aldı ve “İlaca başlayacağız, sinirin yapmadığı beslemeyi dışarıdan yapacağız, bu sizin görme sürenizi uzatmayı sağlayacak, daha geç kör olacaksınız dediğinde, kadın bir adım dahi atamadan oracıktaki koltuğa yığıldı. Hemşireler gelip elini kolunu ovmaya başladı. Bir süre dinlendikten sonra enkaza dönen bedenini zorlukla kaldırıp hastaneden çıktı. Dışarıda arabada bekleyen eşine ve oğluna baktı. Arabanın kapısını açmasıyla gözyaşları bendinden boşanmış bir ırmak gibi akmaya başladı. Onu öyle gören eşi ve oğlu bir anda üzerlerine gelen sel sularıyla sersemleyip oracıkta öylece kalakaldı. Bir zaman sonra kendisini en çabuk toplayan eşi oldu:

”Ne oldu, ne bu hal diye üsteledi.” Kadının tek kelime konuşacak hali yoktu, hem de çocuğun yanında ne diyecekti ki?” Ciddi bir durumdan şüphelendi doktor, sabah test yapacak, sonra konuşuruz “ diye geçiştirdi.
Ağlamasını kontrol altına almaya çalıştı öncelikle. Gözlerini camdan dışarıdaki hayata çevirdi. Trafik oldukça akıcıydı. Arabalar, evler, yollar hızla akan bir slayt gösterisi gibiydi. “Belki”, dedi, “Hayatı bu yüzüyle göremeyeceğim bir daha.”

“Her şey değişiyor, geçiyor gidiyor, zaten hiçbir şeyi aynı yüzüyle görmüyoruz ki!” dedi eşi, bunun üzerine kadına ve ekledi, “Daha ortada bir şey yok, hemen en kötü senaryoları yazıyor, oynuyor, perdeyi kapatıp gidiyorsun!

“Belki de terslikler hep beni bulduğu içindir bu aceleci, pesimistik yaklaşımlarım” dedi, kadın sinirli bir tavırla.

“Her şey dosdoğru giderken niye bir terslik yok hayatımda deyip sorgulamadığımız gibi, terslikler çıkınca da kabul etmeli değil miyiz hayatta ? Sonuçta bir Sahibimiz var, eserleri, nimetleri kuşatmış etrafımızı. Bize bir elbise giydirmiş, bunu en güzel şekliyle taşı, geri alacağım zamana kadar, demiş. Sonra arada elbisenin üzerimizdeki duruşunu beğenmemiş ve biraz kısaltalım deyip değişiklikler yapmaya başlamış, üzerimize daha iyi otursun ve biz O’nun sanatını daha iyi yansıtabilelim diye. Öyleyse şimdi bir değişiklik yapacaksa üzerimizde, hayır, ben böyle seviyorum demeğe hakkımız var mı sence? “ diye sorunca eşi, mahçup bir ifadeyle eğdi kadın başını yere ve ekledi, “Yok, elbise O’nun istediğini yapar, biz O’nun yaptıklarına razı oluruz sadece. Teslim olmuşuz bir kere.”

Bunları söylerken içinden bir ses yükseldi sinsice, “Herkese güzel elbise veriyor, sana hep eksik, çıkar sesini teslim olmak gerekmez ki her şeye, diye dürtünce, kes sesini ve çek git dedi kadın, içini yalayan ateşe euzu besmeleyle.
Teslim olmanın huzuruna girme gayretinde ruhunu dengelemeye çalışırken kadın, gelmişlerdi eve. Kocası market poşetlerini boşaltırken kadın da mutfağa girdi hemen. Buzdolabına bakıp ne yapabilirim bu saatte diye düşündü ve omlette karar kıldı. Kızdırdığı tavaya koyduğu yağın eriyişini seyrederken, çırptığı yumurtaların birbirine karışışını, sarının güzel tonunu, yumurta beyazının çıkardığı köpükleri ilgiyle izledi kadın. Gördüğünü zannettiği hiçbir şeyi aslında gerçekten görmediğini, gözlemediğini, hayatın rutini içinde farkındalıklarını kaybettiğini anladı. Hayat arada kırılmalarla yeni sayfalar açmasa önümüze yuvarlanıp gidiyoruz dediği gibi herkesin bir çukura doğru elimiz boş, gönlümüz sarhoş ilerlediğimizi fark edemeyeceğiz belki de diye düşündü kadın. Omlet pişerken bir taraftan da domatesleri söğüş şeklinde kesiyordu. Birden gözlerini kapadı ve kokusunu duymak için derin bir nefes aldı. Enfes bir kokuyla ayaş domatesini hissederken gözlerinden incecik yaşlar süzülmeye başladı. O sırada eşi belinden kavrayıp sarıldı ve kulağına “Biz seninle iki dünyada birlikte olmak için çıktık yola, başımıza geleceklere beraber göğüs gerecek, taşıdığımız elbiseyi en az hasarla Sahibimiz’e teslim edeceğiz inşallah” dedi ve sıcacık elleriyle gözünün yaşını sildi.
Sofra hazırdı ama kadının boğazındaki yumru yemek yemesine engel olunca masadakilere eşlik etmek için bedeniyle mekanı paylaştı. Yemekten kalkınca tomurcuk kokulu çayları ellerinde oturma odasına geçtiler, hep birlikte.

Kadın sallanan sandalyesine oturduğunda karşısında kitaplığı, kitaplıkta da nedense ilk bakışta Cemil Meriç’i görünce birdenbire, içine akıttığı yaşlar dışına taştı ve bu sefer durdurulamayacak yoğunluktaydı. Bunun üzerine eşi, çocuğu alıp oturma odasından çıktı ve uyumadan önce okuyacağı masalı seçmek üzere çocuğun odasına doğru yol aldı.
Kadın da kalkıp bir kaç kitap aldı eline, sayfalarına göz gezdirdi, gözlerini kapayıp sarıldı kitaplarına sevgiyle, uzun uzun ağladı o gece.
Vakit hayli ilerlemişken evin içinde duramaz hale geldi, nefes alacağı tek yere, balkona çıktı, sessizliğin içinde dikti gözlerini göğe. Gündüz ayrı güzeldi gökler, gece ayrı. Yıldızların ışıltısında aydınlanan yüreği, O’nun adını sayıklayarak sükünete doğru yol aldı. Gün ışıyana kadar öylece uyku girmeyen gözlerle alemi seyredaldı.
Ertesi sabah eşini işe, çocuğu okula geçirip hastaneye gitmek için yola çıktı. Gözleri diken gibi batıyor, solgun çehresi uykusuzluğunu ele veriyordu. Bir kaç araç değiştirip hastanenin önüne geldi. Taksiden inerken derin bir nefes aldı, ağır aksak adımlar ve endişeli bir yüz ifadesi ile testin yapılacağı kata doğru ilerledi. Teknisyen, kadını odaya alıp testin nasıl yapılacağını anlattı. Sağ gözle başladılar. Yaklaşık kırk beş dakika süren testten hüngür hüngür ağlayarak çıktı. İki göze aynı sayıda uyaran yolladık demişti teknisyen ama sağ gözüyle gördüklerinin yarısı kadarını görmüştü kadın sol gözüyle. Hemen doktorun yanına çıktı ve meraklı gözlerle sonuçları incelemesini istedi. Doktor, ”Maalesef dedi, tahminim doğru çıktı, hemen ilaç başlayalım ve geciktirebildiğimiz kadar geciktirelim.”
Bu sözler üzerine sonuçları çantasına koyan kadın koşarak hastaneden çıktı, Kavaklıdere’ye kadar yürüdü. O sırada vücudunda titreşimler hissetmeye başladı, sessiz moddaki telefonu fark etmesi epey zaman aldı, çünkü zihni düşünemez durumdaydı.Telefonu bulduğunda çok sayıda cevapsız çağrı olduğunu gördü. Eşi de aramıştı, önce ona dönüş yaptı ve katıla katıla ağlayarak ilerlediği Kızılay istikametinde giderken, “Kör olacakmışım, kör!” diyerek telefonu kapattı. O sırada önüne bakamayacak kadar kötü olduğundan ayağı kaldırımın bozuk taşları arasına sıkışarak düşmesine sebep oldu. Etrafına toplanan birkaç kişinin yardımıyla kalktı ve sürekli çalan telefonu tekrar açtı. Eşine bağırmaya başladı,”Bu ne biçim belediye, delik deşik yollar kaldırımlar, nasıl planlıyorlar bu şehirleri, özürlü insanları hiç düşünmüyorlar mı? Şu halde bile yürümek ne kadar zor! “ diye feveran etti. Bir başka doktordan randevu aldığını, yarın sabah bir de orada testin tekrarının yapacağını bildiriyordu eşi, gerisini dinleyemedi.
Kapattı telefonu, durdu ve etrafına baktı. Hava çok güzeldi, bahar iyice hissettirmişti gelişini. Meclis parkı harikulade renkleri barındırmaktaydı. Renkler, dedi.Hayat onlarla güzel.Gri, kahverengi, siyah bile güzel. Hepsi ışıkla var oluyordu hayatımızda. Işık gittiğinde her yer boyanıyordu siyaha. Işığını kaybetme korkusu iyiden iyiye sardı kadının ruhunu ve bu güzel manzaranın içine sığamadı. Annesinin sesini duymak istedi, aradı ama annesi telefonu açınca konuşamadı. Yeniden ağlamaya başladı, anneyle paylaşılan dertlerin azalmadığı, iki katına çıktığını hatırlayınca sadece “Dua et anne“ diyebildi, telefonu kapattı. Yanından geçen insanlar sesli olarak ağlayan kadına bakıyor ama bir anlam veremiyorlardı. Annesi merak içinde eşini arayıp öğrenmiş ve babasına söylemiş olmalıydı ki şimdi de ısrarla babası arıyordu, açtı telefonu ve sadece dinledi;” Kızımmm, üzülme her şeyin bir çaresi vardır diyordu, otuz yıl önce bana da aynısını söylediler, bak bir şey olmadı, bu durumu söyle doktora genetik bir durum olabilir belki, öyle hemen kendini üzme hadi ama” diye moral vermek istemişti babası.Ona da, “Dua et babacığım” dedi, telefonu kapattı.
Hastaneden çıkıp kilometrelerce yürümüş ve ağlamıştı kadın. Bu arada telefonu hiç susmamış, arayan ve çok üzüldük diyen herkesle acısı daha da arttığından çareyi telefonu kapatmakta bulmuştu. Eve geldiğinde vücudunun bitkinliğine kulak verip kendini uykunun kollarına bıraktı.

Uzun uzun çalan kapı zilline uyandığında nerede hangi zamanda olduğunu kavramaya çalışan bir edayla etrafına bakındı. Neden sonra kapıyı açmak aklına geldi, Oğlu olmalıydı gelen. Asansörden inen çocuk coşkuyla boynuna sarılınca içinden kendini toplaması gerektiğine dair güçlü bir uyarı aldı. Oğlu içeri girer girmez o gün okulda olanları anlatmaya başladı. Kadın aklının karışıklığı ve uykunun verdiği sersemlikle dinler gibi yaptı. Arada, aferin sana, iyi yapmışsın gibi tepkiler veriyordu. Bir ara dalıp gittiğinde oğlu omuzundan sarsarak, ”Anne, niye bu kadar uzaklardasın, birkaç gündür sanki bizimle değilsin!” deyince kadın yeniden ağlamaya başladı. Yorgun olduğunu, dinlenince geçeceğini söylese de ufaklığı inandıramamıştı, sıkıca sarılıp onu çok sevdiğini söylemekle yetindi. Yemeği hazırladı, oğlunun dersleriyle ilgilendi. Eşi geç geleceğinden çocuğu yatırıp kendini kitapların dünyasına bıraktı.Bu sefer kucağında bir de dua kitabı vardı.Rastgele açtı ve Efendimiz’in (sav) bir duası ile karşılaştı: Allah’ım! Beni ölene kadar gözümden, kulağımdan, bütün azalarımdan faydalandır.”diye başlayan bu dua onu başka bir aleme taşımış, insanın verilen nimetlerin devamı için de dua etmesi gerektiğini hatırlatmıştı.”Yarab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et, emanetini geri alana kadar emanetinde emin kıl! Aklı midemize, ruhu cesedimize, kalbi nefsimize hakim eyle! Bizi bu çöllerde mahvettirme, bizi huzuruna al, bize merhamet et!” diye yalvardı kadın, gecenin ve gündüzün ve her şeyin Sahibi’ne. İçindeki muhalif sesler kesildi birer birer ruhu dua ile hafifledikçe. Teslim olmak istiyorum Rabb’im dedi kadın, dilimle değil. Sadece Sen’i anınca tatmini yakalayan kalbimle.

Devam etti okumaya; önemliydi yazarın işaret ettiği nokta.

“Her sabah bir imkandır,

Rabbimiz, sabahın soluklanmasına yemin eder

ve's-subhi iza teneffes...buyurulmuştur

sabahın açılması, nefeslenmesi, ışıması manasında...ona andolsun...

ne yüce bir sır, bir hakikat değil mi?

sabah bize Rabbimiz ne yapacak şuuruyla uyumalı” diye bitince satırlar, kadın, yeni imkanlara açılacak sabahları dileyerek gözlerini yumdu geceye, tam bir teslimiyetle.

HANDAN GÜLER

http://www.edebistan.com/index.php/handanguler/gonlun-isigi-sifa-verir-goze/2009/12/


4 yorum:

papuç dedi ki...

Yazının her atırında şükretmemiz gereken onlarca şey geçiyor gözlerimizin önünden...

Ve teslimiyet...bunu tam anlamda yapmadığımızı yapamadığımızı anlatmışsın bizlere..yüreğine ve eline sağlık...

bahar gelsin dedi ki...

pabuç sağol ziyaretin yorumun varlığın için...

illegalizma dedi ki...

Aceleden yazını okuyamadım sadece duana muhtaç şefkate merhamete bir omuza muhtaç ruhumla yazıyorum. Dua istiyoe Dua Bekliyorum...

bahar gelsin dedi ki...

dualarım seninle illegalizma Rabb'im ihtiyacn olanı sana versin inşaallah

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin