22 Mart 2010 Pazartesi

KİTAPTAN KÜREKLERİ, YAZIDAN KAYIĞIYLA GÖNÜLLER OKYANUSUNDA İLERLEYEN BİR YAZAR: NİHAT DAĞLI'YA…



"ProgId">
KİTAPTAN KÜREKLERİ, YAZIDAN KAYIĞIYLA GÖNÜLLER OKYANUSUNDA İLERLEYEN BİR YAZAR: NİHAT DAĞLI'YA…
O’nu tanıdığımda yaşım 11 idi, O'nun 22. Babamın sevdiklerini sevip yerdiklerini yerdiğim, önüme koyduğu her eseri hızla okuduğum vakitler. O da babamın dolayısıyla benim çok sevdiğim insanlar arasında yer almış, umut ve heyecan dolu genç bir yazardı o zamanlar. Ortalama her hafta görüştüklerini, bu görüşmelerde geçenleri babamın bir bir anlattığını, haftalık yazılarını okuttuğunu hatırlıyorum anılara dönünce.
Orta  okulda bir sürü derece aldığım kompozisyon yarışmaları için yazılar yazarken, lisede edebiyat dergisi için çalışmalar yaparken O'na öykündüğümü ama beceremediğimi anımsıyorum. Uslubun kendine has bir şey olduğunu yıllar içinde, adını yazmadan yazacağı satırları bile tanıyabilecek aşinalığa geldiğimde kavradım. Sanırım O da, benim satırlarımı nerde görse, nasıl süslesem, ne sıfatlar arkasına saklasam, en yalın halini bildiğinden devrik cümlelerimin, hemen tanır ve ısrarlı talebimle, beni besleyen, büyüten düşüncelerini sunar yazıya.
Zaten 1992’ de gazetede yayınlanan ilk yazımı farkedip soyadından dolayı babama kim olduğunu soran da O olmuştu, ümit verici sözlerle kendisi bile farketmeden beni büyük bir coşkunun ortasına bırakan da. Ama bunların hepsi gıyabında gerçekleşen hadiselerdi ve O'nu hiç görmemiştim, bir resimdi zihnimde yıllarca.
Sonra bir gün o resimdeki adamı gördüm sokakta. Ertesi gün yine, sonraki gün tekrar. Koltuğunun altında en az üç kitap yanımdan geçip beklediğim noktanın karşısındaki binaya giriyordu her sabah. Babam söyledi sebebini sonra, oradaki bir kamu kuruluşunda memurdu yazarım o yıllarda. İki  sene boyunca her sabah O'nu bu şekilde gördüm, hep umutlu, hep heyecanlı bir yüz ifadesi ile hep en yakın dostları kitaplarıyla.
Sonra ben şehrimden ayrılınca öss rüzgarıyla, dergi ve gazetelerden takip ettim yıllarca. Üniversite bitip staja başlarken bir dergide sizden gelenler başlıklı bir köşenin editörlüğünü yaparken gördüğümde O'nu, hemen bir  yazı yazıp yolladım dergiye. Tabi yanına,  iyice köşeye sıkıştığım o günlerde akıl danışacağım bir büyüğüm olarak bana yol göstermesini istediğim bir de mektup yazdım, hayatın örselediği ruhumdan geriye kalan samimi duygularla. Altı gün sonra beni aradığında ağlıyordum, soğuk bir koridorun acımasız karanlığında. Sesi bir el uzatmıştı ruhuma, o güçle çıkabilmiştim binanın dışına. Ekimin son günleri olsa da yazdan kalma bir günü yaşamaktaydı Konya.  Ama içimdeki kışı bir O anlamış, ihtiyacım olan ateşi bir O yakmıştı o gün bana. Sonrasında hep destek oldu zorluklarımda, bıkmadan usanmadan dinledi beni, uzayan satırlarımda. Çözüm önermeyi pek sevmeyen ama alternatifleri bulacağım noktaya kadar sesli düşünmeme eşlik eden bir tavrı vardı. Bence demezdi hiç, ben değildi çünkü. Ben olsam şöyle yapardım diye ahkam kesmezdi, bilirdi ki kimse kimsenin içinde olduğu resmi tam olarak göremediğinden ne kadar destek amacıyla da söylese fikrini, hep eksik kalacaktı söyledikleri.  
Ve bir zaman sonra O'nu ziyaret ettim, İzmir’e geldiğim bir hafta. 21 yaşındaydım o zaman, o 32. Yıllardır gıyaben tanıdığın biri ile yüzyüze gelmek, tanışmak çok ilginç bir duyguydu,  şimdi bunu anlatacak kelime bulamıyorum. Hani çok eski dostların yıllar sonra karşılaşmasındaki gibi bir coşku, on yıldır okuduğun, çocukluk ve ilk gençliğine yön vermiş bir yazarla ilk kez karşılaşmanın korkuyla karışık heyecanı…Ve daha bir dolu karışık duyguyla gitmiştim çat kapı, çalıştığı iş yerine.  Ne cesaret… O zamanlar demek ki cesurmuşum, buradaki “cesur” kelimesinin manasını en iyi o anlar. Hatta cesur kavramının gönül sözlüğümdeki karşılığı onun adıdır. Çok genç yaşlardan itibaren ne istediğini bilen, kararlı bir insan olmayı başarmıştır.
Yazısına öykünmeyi bırakıp önderliğinde çıktığım başka okumalar esnasında onun en çok bu yönüne hayran kalmışımdır: Cesur, kararlı, azimli, bedel ödemeye razı. Ağır sonuçları çıksa da önüne tercihlerinin,  geri dönmeyecek kadar dik başlı, kimseye dayanmadan, hatta ona dayananları da taşıyabilecek kadar güçlü bir adam. İnandığı herşey uğrunda dünyayı karşısına alacak kadar cesur, ama bir kuşun kırık kanadına, bir çocuğun gözünden akan yaşa, ülkesinde herhangi  bir kadının daha doğru ifadeyle dil, din, ırk farkı gözetmeksizin bir insanın uğradığı haksızlığa dayanamayacak kadar naif bir insan. Okurlarına dost muamelesi yapacak kadar mütevazı, her yazılana cevap verecek kadar nazik bir adam.
Sıkıştığım her köşe başında fenerini içime tutan, babamın gözlükleri yerine kendi gözlerimle bakmam gerektiğini hatırlatan bu değerli insan kadar cesur olsaydım, bugün bambaşka bir hayatım olurdu diye düşünüyorum, geriye bakınca. Ama ben onun kadar keskin kararlar veremeyecek ölçüde köşeye sıkıştırılmıştım, bu, çocuklarını yiyen, ataerkil ülkede. Boyun eğmek zorunda olduğum kurallar çerçevesinde yaşadım hep, hala değişen bir şey de olmadı  yaşantımda. Ancak durduğum yerde nefessiz kaldıkça,  yeni yeni pencereler açıyorsam kendime, bu enerjiyi buluyorsam hala, hep onun ektiği tohumlar yeşerdiğinden içimde, başlarını çıkarıp topraktan bakıyorlar penceremden güneşe, şimdi benimle birlikte.
“Tarihin sadece tarih olduğunu, dönüp dönüp gidilecek ve orada konuklanacak bir yer olmadığını “ söylemişti bir keresinde bana. “Yaşanması ve üzerine düşünülmesi gereken bir yer olduğunu “ belirtmişti. Bugün öylesi bir muhasabeye girdim ben de içimde. Keşke diyemeyecek bir tercihler silsilesinden gelseydim bugüne keşke. Ama bizi bizden iyi Bilen taşıdı ya bugünlere, razı olmayı bilmeli kadere. O’nun deyişiyle “Kulak kesilmeli aleme”, belki de.
Acılar yaşatıp sınandıkça dost bildiklerimle, onun yüreğinin önüne düştüm her seferinde. “Galiba biz başkasından acı görerek seyrelecek, bir sürü başkası böylelikle dökülecek yakamızdan, biz kalacağız kendi başımıza ve Rabb’imiz…Etraf sakinleşecek…Hafiften konuşmaya başlayacağız Rabb’imizle… Ağlayacağız ona…Yani kendimiz olacağız.“  demişti bir gün teselliler sunarken bana.
O’nu çok az gördüm yıllar içinde. Bazen senelerce yazışmadık ama ne zaman bir selamda kesişse yolarımız,  bıraktığımız noktadan başladık kalbi dostluğa. Zamanın; kardeşliği, dostluğu, haldaşlığı silemediğine olan inançla.
O benim şehrimde, bense çölün ortasında bir serap gibi sığındığım “ada”mda, iyi ki, kitaplar var diyerek yaşıyorum hala. Onun kitaplarını nasıl da içtiğimi geriye bakınca görüyorum. Hele de “Hiçkimseye Mektuplar” ı  satır satır didiklediğimi, onun üzerine sayfalarca yazdığım mektubu görünce hatırlıyorum.
Son kitabına kadar hepsini okudum defalarca. Sonuncusunu ise onca aramama rağmen bulamamanın üzüntüsünü yaşıyorum bu gün. Onbeşinci yılı devirdiğim gurbetten, belki bir yıla yaklaşan sıla özlemiyle döndüğümde İzmir’e,  orada bulurum ve özlediklerimle buluşurum duygusunu yaşatıyorum içimde. 
 O’nun dediği gibi diyorum bugün: “Bazen çıkamıyor insan kendinden, kendisi kendisine hapishane oluyor, muhkem bir hapishane, gardiyanı çok...Tutuklu da aczden başka bir şey değilse…Talip olmaktan çıkmışsa, gelen/maruz kaldığı neyse sadece bunu karşılamaya gücü kalmışsa…” Bu sözlerin üzerine söz söylenir mi hala?
Bir de şunu belirtmek istiyorum: Çok az insan böyle bir yere sahip oldu, gönül haritamda…Otuz sene de bir elin parmaklarına ulaşmadı beni bunca anlayan dost sayım. Ama belki de onun kadar anlayan olmadı, olamayacak. Çünkü o benim çocukluğumun, ben onun gençliğinin uzaktan da olsa şahidiyimdir. Söylediğim her kelimenin derin ve çağrışımlı bağlarını ancak o çözebilir. Ne demiş bir bilge; insan çocukluğudur.
Bu gün onun beni tanıdığı yaştayım: Burdan bakınca hayat çok başka görünüyormuş, onu kısmen anlıyorum ama o yine benden önde gidiyor, kimbilir yeni yaşlarında neler keşfediyor.

Evet o bir kaşif, kendinde yol alıyor, öyle geniş bir okyanus ki içi, her gün bir başka sahil daha buluyor sığınacak ve kapıyor kendini yanlışa, yalana, bir rüya olan hayata. Ölmeden önce ölme telaşında O, herkes gibi mutluluk denen yalanın peşinde değil gönlü. Kendini bilme, böylelikle alemi okuma, kitaptan kürekleri, yazıdan kayığıyla içindeki okyanusta yol alma telaşında.
Yıllardır görmediğim ama haberlerini bir şekilde aldığım yazarıma dair, bir şeyler söylemek zor oldu doğrusu ama yazmasam olmayacaktı noktasına taşıdı bu sabah gelen bir ileti beni. Bir sosyal paylaşım alanı olan Facebook’tan gelen iletide arkadaşınız Nihat Dağlı’nın doğumgünü bu hafta diye bir hatırlatma vardı. Yetiştirmem gereken acil işlerim sebebiyle ve daha zamanı var diyerek birkaç saat bastırdım yazma isteğimi ama olmadı. Ve bu yazı böyle çıktı ve gönülden düştüğü gibi buraya aktarıldı.
Nihat Dağlı kadar geniş gönüllü birini yazmak haddime değil ama bana açtığı pencerden selam vermek, yeni yaşını erkenden kutlamak istedim. Onu anlatmaktan uzak, paylaşmak  istediklerimden çok çok eksik bu yazı onu tanıyanlara mutlaka bir şey ifade edecektir. Eğer hala tanımayan biri var da bu satırları okuyorsa, dilerim bu yazı  onun kitaplarına, onun dünyasına taşısın gönlünü bu baharda.
Ve Sayın Yazarım, gelecek günlerin geçenlerden bereketli olsun, sağlık ve huzurla uzun yıllar daha yaz kağıtlara, oradan aksın sıcacık kelimelerin çoraklaşmış gönül haritalarımıza. Eminim son yirmi yılda sana karşı bir çok kusurum olmuştur, kırmışımdır belki seni, öyleyse eğer affet beni. Koruyacaksın her daim, yüreğimdeki yerini.
HANDAN GÜLER    

16 yorum:

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

Nihat Dağlı senin bağlantına yorum yaptı:

"handan... yazıyı okudum. her şey ne garip; üzre olduğumuz hal'in sadece bizi yoğurmadığını, bir şekilde ilgili olduğumuz, bir yerinden dokunduğumuz her can'ı yerinden ettiğini farkettim yazdıklarında. şimdi bunu söylemenin manası var mı bilmiyorum: inanın ne yaptığımın farkında değildim ve yazıyı okuyuncaya kadar farkında değildim. sadece şundan eminim: bütün o anlar kendimceydim, öylece geliyordum sana. yapmaya çalıştığım bir şey değildi, olduğum bir şeydi. başka türlü de davranmazdım. zaten ne gelmişse başıma, "başka türlü davranamayışlarımız" yüzünden... herşey için şükür... ve sağol bu yazın için. yazıda nihat dağlı olduğu için değil, bana hayatın o minimal ama bir o kadar büyük tarafını gösterdiği için...
"

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

dili yok kalbimin bundan ne kadar bizarım...

dalgasesleri dedi ki...

O kadar güzel bir dostluk yazısı okudum ki, google'den araştırdım, buldum ve blogunu takibe aldım. Sizinde elinize, yüreğinize sağlık. En kısa zamanda bir kitabını alıp okuyacağım. Özellikle, insan kendi kendinin hapishanesi oluyor tümcesinde kaldım ben, hala ordayım. Sevgiler

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

dalga sesleri merhaba
özel bir yazar kıymetli bir dosttur
kitaplarına facebook linki vermiştim face de hem hayran sayfası var hem de kendisi
ancak blogspot uzantılı bir blogsa bulduğunuz onu bir hayranı toplayabildiği yazılarını ekleyerek yürütüyor yani kendisi bir blog yazmıyor maalesef o blog da pek aktif değil ama benim de izlememde
hiçkimseye mektuplar dan bahsettim sadece oldukça iyidir uslubu vecizdir ifadeleri çok okuyan sağ ve sol her litaratüre sahip iyi bir entellketüeldir
sevgiler

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

"handan hanım,yazınız o kadar içten ve duygu dolu ki doğrusu size imrendim, Nihat Dağlı'yı uzktan bile olsa tanıma şansına erişmişsiniz. Nihat Dağlı çok özel bir yazar okuyucularını kalbine ulaşıyor onu satırlar."hidayet

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

haklısınız hidayet:)) şanslı bir insandım:)) bu şansımın da devam etmesini dilerim hem dili yok kalbimin bundan ne kadar bizarım diyebilirim şairden ödünç alıp bu yazı yazı sayılmaz aslında buz dağının görünebilen yüzü o kadar bir doğum günü tebriği de diyebiliriz yoksa nihat dağlı hakkında yazmak ne haddime bir blog yazısı denemesi işte:))
yorumunuz ve yazıyı okuma zahmetinzi için ayrıca teşekkürle

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

Fahri Ayhan senin bağlantına yorum yaptı:

"Handan hanım: Nihat dağlı ile ilgili düşüncelerinizde yanlız değilsiniz..Nihat dağlı ki kendini kitaplarla kurarken okuyucusunuda kuruyor...özel, hem de çok özel biri o..kendisiyle aynı memleketten olmayı önemsiyorum..
dilerim ; insanımız best sellerden düşüp sahici,yüreğini hayata açan yazarlarımızı okmaya daha fazla gecikmez..
emeğne sağlık.."

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

fahri bey ne kadar haklısınız şişirme yazarlar ve kitapları zaman para ve gönlünü çalarken ülkemiz okurunun kafa- kalp birlikteliğini yakalamış yazarlardan bihaber yaşıyor tabi bu entellektüel kaderi:)) bir de biz ölü sevici bir toplumuz bir arkadaşım doçentlik tezi için konu arıyordu edebiyatta hoca...bir kaç isim sundum yok dedi ölümünün üzerinden 50 yıl geçmeli ki eser kalıcı mı değil mi görelim yaşayanlar hakkında yazılacak her tez yarım kalacaktır ama yaşayanlar üzerine tez yazılan üniversiteler de var ülkemizde ( boğaziçi ve bilkent)ama biizm hocalar bun benimsemediğinden yazamam dedi özerk üniversite:)) bu kadar oluyor
dilerim sayın yazar olmaya ve oluşturmaya devam eder yıllar içinde:))katkınız için teşekkürler

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

Hüseyin Çeniz
O’nun dediği gibi diyorum bugün: “Bazen çıkamıyor insan kendinden, kendisi kendisine hapishane oluyor, muhkem bir hapishane, gardiyanı çok...Tutuklu da aczden başka bir şey değilse…Talip olmaktan çıkmışsa, gelen/maruz kaldığı neyse sadece bunu karşılamaya gücü kalmışsa…” Bu sözlerin üzerine söz söylenir mi hala?

Nihat abim Yazıda bu cümleni okuyunca bana söylediğin bir söz aklıma geldi. İzmir'deyken, bir hasbihal sırasında " Kardeşim bu koşuşturmacanın sonucu önemli değil. Eğer varmak istediğin yer seni O'na götürmüyorsa" demiştin. Bugün geldiğim noktada bu sözün daha bir çınlar oldu kulaklarım da...

Haklıydın abi. Belki hala çıkamadım kendimden, hala kendime hapisheneyim ama senin de dediğin gibi tutuklum aczim ve yine tam da dediğin gibi maruz kalacağım neyse sadece onu bekler oldum. Uzun bir müddettir... Ve sonuca yöneldim abi. O'na... Rabbim utandırmasın... ...

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

sayın hüseyin çeniz demek hepimiz kendi hapishanelerimizde mahkumuz çaresiz...belki de bir eğitim sürecindeyiz çilehanelerimizde...ışığa yönelmek dileğiyle

mit dedi ki...

Güzel bir dostluk hikayesi gerçekten de. Dün okumuştum aslında ama yorum yapamamıştım. Siteminden sonra yazayım bari bir şeyler dedim :)

Nihat Dağlı'ya buradan selamlar ve geç kalmış bir doğum günü tebriği benden :)

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

mit hoşgeldin:))
merak etme geç kalmadın nihat beyi tebrik için doğum günü 27 mart cumartesi imiş ben acele ettim kışta geldim:))

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

Hidayet Erdem
handan hanım,Nihat Dağlı hakkında yazılan yazılar içinde okuduğum en güzel yazı sizinkiydi ayrıca yeni bir yazar keşfetmiş oldum. dem'li bir deneme adlı yazınız beni çok etkiledi neredeyse tüm arkadaşlarıma mail olarak gönderdim,tabi sayfanın linkinide ekleyerek. Nihat Dağlı'yla dostluğunuz ömür boyu devam etmesini dilerim.

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

sevgili hidayet çok teşekkür ederim onur duydum iltifatınızdan
yeni bir yazar keşfetmenize ise daha çok sevindim dem çok özel bir kitap yazı da çok sancılı çıktı doğrusu çıktığı yerden ulaşıyor olmalı link konusundaki hassasiyetiniz de etkileyici . dem dışındakilere de ilgili linklerden ulaşırsınız dileğim bu iki yazar benim en çok beslendiğim kaynaklar oldu hep dolayısıyla yazı ile kurduğunuz bağ muhabbet olarak yansıyor yazarına da dostluklarımızın ömür boyu devam etmesi dileğiyle tekrar teşekkürler

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

zümre altan yazdı

Yazmayım yazmayım dedim. Siz büyüklerimin sohbetine katılma hakkımın olmadığını düşündüm. Fakat dayanamadım.

Ben de yazıyı okudum. Ve ne kadar haklı ne kadar güzel bir tarif dedim. Gönlünüzden dökülen cümleler gönlümde yer buldu Nihat DAĞLI hocam adına..

Onunla tanışma şerefini yakalamış biri olmanın cesaretiyle buraya benim de katkım olsun istedim. Çünkü O gerçekten çok değerli, çok mütevazi, çok alicenap çok çok...çok bir insan işte. Bir görüşmeyle bu kadar şey yazılır mı diye düşünebilirsiniz ama düşünmeyin. Çünkü, Onun bu çookluğu, Onun FARKI, burada başlıyor....

bahar gelsin-HANDAN GÜLER dedi ki...

sevgili z... Devamını Görümre güzel şeyler yazmışsın güzel insan olunca bahsedilen yapacak bir şey yokk:))
ama nihat bey'i öldürdük sanırım:)) oscar wilde'ın meşhur şiirinde olduğu gibi "herkes öldürür sevdiğini" bunca övgü bunca sevgi:)) insan aczdir, insan yazgısının ötesine geçemez ve hiçtir aslında.hiç olduğunu anlaması için seyr-i suluk gerekir.bunları bize hatırlatan bir adamdır nihat dağlı. bizim övgülerimizi duymayacak kadar kendi iç yolculuğu ile meşgul kimseyle derdi olmayan bir entellektüel. Onun güzelliği yansısın hepimize yorum yazma zahmeti için herkese teşekkürler
nihat hocam sayfanı bunca meşgul ettiğim için de hoşgör beni ama herkes ne çok seviyormuş seni ne çok özlemişiz meğer bir kıvılcım bekliyormuş herkes o da bu satılar oldu galiba
yeni kitaplarda buluşmak dileğiyle

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin