22 Temmuz 2009 Çarşamba

londra...londra...




bir köprü gibi olmalı insan
kalplerden kalbe sevgi taşıyan
sudan gelen güzelliklere geçit vermek için gerekirse açılan
kötülüklerin önünü kesmek için hızla kapanan
tıpkı londra köprüsü gibi...
üzerinden geçenlere ,kıyısında gezenlere doyumsuz manzaralar sunan...


Online Users

BELALAR ÜZERİNİZE ÜZERİNİZE GELDİĞİNDE...



“ Sorunlar insanlara verilmiş hediyelerdir. Bazıları bu hediyelerin altında ezilirken, bazıları bu hediye paketlerini açar ve içindeki ödülü alırlar. Ancak çok az kişi bir sorunu bir hediye gibi görecek sıra dışı bakış açısına sahiptir.” (Melih Arat)


SABRA GİDEN YOLDA SESLİ DÜŞÜNME DENEMELERİ…

Dost, yanında sesli düşünebildiğin kimsedir.Bu söz kime aitti hatırlamıyorum ama çok da doğru olduğunu düşünüyorum.Lakin böylesi dostlar bulmanın da zor olduğu ortada.Mevlana,”Dost altın gibidir.Bela da ateşe benzer.Halis altın,ateş içinde saf bir hale gelir.” diyor.

Belalar bazen üzerimize üzerimize gelip kolumuzu kanadımızı kırdığında, uçmayı unuturuz kendi başımıza.Dostlar bize yeniden havalanacak cesareti verirler varlıklarıyla.

Ne de azdır böylesi dostların sayısı çağımızda.Herkesin herkesi rakip bellediği bir zamanda gerçek dostlarla karşılaşamamak da beladır aslında.

Ahdine sadık insanlar da vardır aramızda.Yeryüzünde dolaşırken kainat kitabını okuya okuya , içlerindeki engin denizin berraklığını koruyarak ab-ı hayatı sunarlar ruhlarımıza,yol gösterirler insanlara,varlıkları ve yazdıklarıyla.

Yerinde duranlar vardır bir de, değişime ,gelişime kapalı olanlar.Yeni yerler görüp yeni insanlarla tanışmaz, şevklerini yitirerek bıkkınlıkla bakarlar etrafa.
Küçücük bir su birikintisi halinde durduğu yerde bulanırlar,hayatın kiri pası siner üstlerine,içlerindeki denizin varlığından habersiz yaşayıp giderler bir kısır döngüde.

Dünya öyle bir yerdir ki,bir üzüm tanesi yedirse bin tokat vurur insana.
İnanın gülmeye korkuyorum bazen, hemen ardından gözyaşı geliyor
Bu herkes de hep böyle midir bilmiyorum.Ama herkesin imtihanı da nefsinin seviyesine göre geliyor.Bazen zorluklar hiç peşimizi bırakmıyor.
çoğu zaman yıldırıyor bizi,yoruyor yüreğimizi.

Bir de omuzunda ağlayabileceğiniz bir dosttan yoksunsanız gecelerde ,iç içe geçmiş karanlıklarda, ışıksız odalara hapsoluyorsunuz umutsuzlukla .
Böylesi durumlarda çok kaygı çekme diyorum kendime mukadder olan olur, ama, sözleri dilden kalbe indirmek ne de zor

Çoğu zaman gözümden düşen yaşlar eşlik ediyor çaresizliğime.Aczimi hatırlatıyor belalar .”Çok ağlayın”,diyor Mevlana.”Ağlayın da yaratıcı Rabb’inin ihsan sütü aksın.”

Neyse ki,böylesi durumlarda ,yürek dostum yetişiyor imdada,” abdiyet, celal iledir
celal perde kullanır
perdenin gerisine bak,
ben göremiyorum ama gözüm hep orada” diyor ve ekliyor “üzülmeyin
Allah dünyayı (parayı) isteyene, ilmi istediğine verirmiş
ilimden kasıt Allah'ın rızık olarak verdiği aşktır
Rububiyet tecellisi ise celal ile olur,bunlar perdedir
Üzülmeyin.
Cenab-ı Hakk rızkınıza karışan şeyleri belalarla temizler
şükür deyin,üzülme yok
şükür sadece,gerisi boş”

İçime serin sular serpiliyor bu satırları okudukça.
İnanıyorum ki, her şey güzeldir,güzel yaratılmıştır,ya kendisi ya sonuçlarıyla.Bize de güzellikler bırakacaktır giderken ama,
sadece şimdilik göremiyorum uzağı.Benim görememem güzelliğin olmadığı anlamına gelmez ki!
Zaten gözlerimiz gerçeklerden ne kadar haberdar ?

Belalar üzerimize üzerimize geldiğinde miyoplaşıyoruz galiba
Belki bunun arkasından bir rahmet esintisi gelecek, umutlu olmak istiyorum ,musibetin içinde bir nimet mündemiçmiş ,yani dürülüp sarılan,içine yerleştirilen bir nimet varmış musibette, onu görmek için bakıyorum ama nafile...gözlerim hala perdeli hakikate.

Duaya ihtiyacım var ,içimin sesini kelimelere bürüyüp kapının eşiğinde beklemeye ,sabretmeye…”Sabır,genişliğin ,ferahlığın anahtarıdır” diyor ya Mevlana.Sabrı dağıtmadan düne ,yarına,an için kullanmalı ki ,yetsin daima.

Bazen böyle zamanlarda anlattıklarımızı, kalbimizi yarıp bakamadıklarından olsa gerek bazıları,musibete karşı şikayet olarak algılar.Ruhumuzun iç ceplerini dosta sunmak, sabra giden yolda sesli düşünme denemeleri yapmaktan ibarettir oysa konuşmalarımız.

Nasipten öte yol yok demiş atalarımız,bazen bazı şeyler, olmayınca olmuyor sebepler tüketilse de olmuyor…” Allah size güzellik yapmış
Şükredin”, diyor dostum.”Herşey O'ndan geliyor O'na dönüyor
O, Kendinde Kendi Kendine işliyor, yapıyor bozuyor tekrar yapıyor”
Hasbunallahu venimel vekil elimizden tutuyor,vekilin O ise gerek var mı endişeye diyor.
La havle vela kuvvete illa billah yetişiyor diğer yandan imdada,kuvvet O’nun ,hayırlısını dile diyor,nasılsa kader adalet ediyor .

Bu güçle kalkıyorum miskince yığıldığım koltuktan, zaman kısıtlı ,belalar çeşitli, bir tanesi üzerinde bu kadar durursak hayat neye yeter değil mi? diyorum kendime.

Şimdi ibadet zamanı,diyorum.İbadet de iki çeşit ya,menfi ve müsbet. Müsbet herkesçe malum .Menfi olan da hastalıklar ve musibetlermiş, sabredersen hepsi ibadet yerine geçermiş.İşte burada sorunların hediye olduğu inancıyla bakmalı olaylara.

İyi ki kitaplar var ,kelimelerden iplerini atıp çekip çıkarıyorlar bizi düştüğümüz kuyulardan.

İyi ki dostlar var,ruhumuzdaki yaralara merhem oluyor,yeniden uçabileceğimizi anlatıyorlar.

Dostum,”Yarın ne yapacağınızı düşünerek değil,Allah’ın size ne yapacağını düşünerek uyuyun” diyen Efendimiz'i(sav) dinlemeli diyor.Her şey O’nun elinde ,O’na teslim ol,eşyayı teslim al diye ekliyor.

Üzülmemek lazım doğru,kazanma kuşağında kaybetmeğe sürükler yoksa bu hal.
“Ne varlığa sevinirem ne yokluğa üzülürem bana seni gerek seni “ dediğinde yüreğimiz ,benlik mağaramızın önündeki taş kalkacak ve yollar göğe doğru uzanacak.
Böylesi bir yolculuğu yaşayabilmek duasıyla…

HANDAN GÜLER

20 Temmuz 2009 Pazartesi

yüreği olan konuşsun...


SON DEMİNDE KAYNAYASIN…

“Herşey sahte bir çizgiymiş
Bense orda kalakaldım
Ah yaza yaza ben soldum”

işte burada takıldım ,ilk kez bu şarkıyı dinlediğimde.
Herşey sahte bir çizgiymiş…İçinde olduğunu sandığın bir çember var etrafında ve birden bunun sahteliği ile yüzleşiyor,yalnızlığını fark ediyorsun,aldanmışlığını.
O ses duyuluyor, içindeki o kristal,hani ışığa her tutuşunda ,her kesiğinde,seni hapseden başka bir resmin olduğu o kristal tuz buz oluyor önce.
Her parçası ayrı bir yara açıyor gönlünde.
Her yaradan ayrı ayrı akıyor kanın,umutlarınla beraber.
Kan kaybın arttıkça ,
“Yandım sende yanasın
Aşkım aşklarından bulasın
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın
Ah kandım bir hayırsıza aldandım
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Tek başına ağlayasın”diye feryat ediyorsun.
Ne kadar da çok seviyorsun.

İşte burada da net değil kafam,sen onu mu seviyorsun,kendini mi
Seni senin kadar sevmediği için mi ah ediyorsun,aşkınız sandığın yanılsamayı fark ettirdiği için mi kızıyorsun,seni mutsuz ettiği için mi?

Peki,”Bir tek dileğim var ,mutlu ol yeter”,diyen kendinden geçip sevdiğinin mutluluğunu mu istiyor yoksa bu da maskelenmiş bir yüreğin kendini avutma cümlesi mi?

“O gözlerime baktığında
Hiç gördün mü nefretimi
Seni seviyorken düşman ettin
Kendine yandın aldandın(kendine kanan da benliğinin kurbanı değil mi? o da kendini seviyor öyleyse ,aşk nerde peki?)
Beni de yaktın
Ah ,sende yanasın
Aşkım ,aşklarından bulasın
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Tek başına ağlayasın
Ah kandım bir hayırsıza aldandım
Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın”

Bu sözler daha bir samimi ,insani değil mi,gerçek iç dökü bu mudur?
Yoksa burada insan kendini mi yüceltmektedir,benim gibi birini mutlu etmedin, sen de olma demek insanın hakkı mıdır?
Her şeye rağmen onun mutluluğunu istemek erdem midir?Yoksa bir tefessüh hali mi?

Sahi, sevdiğinize başkasıyla da olsa mutlu ol diyebileniniz var mı?
Lütfen ama, dürüst olun,bir başkasıyla olan resmini getirin gözünüzün önüne .
Evet, cevapları görelim lütfen,bir tek dileğim var mutlu ol yeter mi diyorsunuz,
yoksa Yusuf güney mi haklı şarkısında “Yüreğinin götürdüğü yerlerde
Son deminde kaynayasın” mı diyor yüreğiniz,ya diliniz yüreğinden geçenleri dökecek kadar samimi sizinle?

Yoksa köşe kapmaca mı oynuyor gerçeklerle?

“Ya benimsin ,ya toprağın “cılar da var tabi alemde.
“Hep dost kalalım” diyen hayalperestler de.
Sahi hangi gruptansınız siz,hangisi erdem hangisi yanılgı?

Peki bu nasıl bir yanılgı ki,bunca insan bunca zamandır yeryüzünde bu yanılsamanın yangınıyla yitip gitmekte,kimi mezarda,kimi hapishanelerde, kimi bilmem hangi hastanenin soğuk ve kimsesiz koridorlarında.
Belki bir o kadarı da, yarım yamalak kalmış ruhuna geçirdiği maskelerle , yüreğindeki çivileri yenileriyle sökme telaşında,aldanmışlıkta,aramızda dolaşmakta.
Sahi “oyun ve eğlencenden” ibaret olan bu hayatımız zaten bir yanılsama değil mi?
“Bir çağ yangını” değil mi hepimizi yakan,
“önümde koca bir yangın var ,içimde evladım yanıyor “diyen yüce insan,himmet etmez misin evlatlarına .
Rabb’im, söndür içimizin yangınlarını,yeniden yeşillendir umutları.
Ve artık baharı sun yüreklerimize ,tek bir mevsimde devam etsin hayatımız,hep taze,rehavetsiz,güneşli ve tabi her daim muhabbet’li.

HANDAN GÜLER

19 Temmuz 2009 Pazar

özledim...


YALNIZLIK ÇİÇEĞİ

Özledim geceyi,sessizliği,seni…
Dilimde şairin dizeleri…
”Yine seni özlemek birikti bir dağ gibi,
Ve yürüdü ,yürüdü üstüme ,altına aldı beni…”
Orada duruyordun işte,çok yakında,açtığın pencereden kalbime bakıyordun
Gülümsüyor,ruhuma dokunuyordun…
Üzerindeki tozdan ,pastan arınan gönlüm iç ceplerini göstermekten çekinmiyordu sana.
Anlattıkça anlatıyordum,anladıkça susuyordun…
Elimi uzattıkça kayboluyordun…
Yakınlığının içine gizlenmiş bir uzaklığın vardı,
Yıldızlar gibiydin,ışığınla yanı başımda,varlığınla bilmem kaç ışık yılı uzakta…
Dalgaların kıyıdaki taşları kumun kuşatıcılığından kurtarması gibi,gelişin yıkıyordu , içimin ah iklimlerinde kirlenen kelimelerini
Gidişin…Ateşe veriyordu ruhumun gemilerini…
Ve bende hep bu yap-boz hali…

Özledim seni,sessizliği,geceyi…
Özlediğim ,neydi sahi?
Öz’üme doğru bir iştiyak mıydı içimin gelgitleri.

Acaba sen de özledin mi hiç beni?
Engin bir deniz ,bağrındaki alüvyonlu toprakları iştiyakla kendine taşıyan küçücük bir nehri özler mi?
Farkeder mi,suyunun rengini?
Ayırdedebiir mi sesini?

Özledim geceyi,seni,sessizliği…
Özlediğim neydi sahi?
Öz’üme doğru bir iştiyak mıydı ,ruhumun kimseyle kanmayan halleri?
Yoksa dostluk sandığımız ,sadece,geceleri açan “bir yalnızlık çiçeği” mi?

HANDAN GÜLER

27 Haziran 2009 Cumartesi

öykü atölyesi -resimlerin dili


VAKİT BAHAR…

Pencereden içeri sızan sıcacık bir ışık, dostça tuttu elerini ,hadi kalk dedi.Nereye diye soramadan giyinmiş buldu kendini.

Yürümeğe başladılar, gözlerini oğuşturup ne olduğunu anlamaya çalıyordu hala.

Önce, dedi,sabahın tazeliğini hisset içinde ,derin bir nefes al,göğe bak,bir tane bile kara bulut yok. Ağaçlar giyindi ,kuşlar sıraya girdi senin için…

Baharın başlıyor bu gün.Dua etmiştin sayısız kez hatırlasana,bitsin bu kış, dağılsın siyahi bulutlar,renklerini yeniden göreyim Rabb’im demiştin,kalbini saran yabani sarmaşıkları koparıp atarken,bir daha filizlenmesinler istemiştin.İşte bu yüzden sakladım gülüşümü aylarca , ışığa tutunup boğmasınlar seni bir daha .

Şimdi sıra şehrin dört yanına dağılan parçalarını toplayıp doğru yerlerini bulmakta.Yeniden yapacağız içinin saraylarını bu baharda

Şu ilerden sağa dönelim. Işıkları geçince bir durak var, ilk parçan orada.Hani bir gün otobüs bekliyordunuz.Delici bakışlarını hissetmiştin hemen,başını çevirmiştin başka tarafa.Arkadaşlarınla muhabbete koyulmuştun,otobüsün geldiğini son anda fark edip zor yetişmiştiniz, hatırlasana. Neyse ki boş bir yer bulup oturmuştunuz ki karşındaki koltukta oturduğunu fark ettin.Ukala bir edayla gülümsüyordu bu defa . Daha ukala ve sert bir bakışla cevap verdiğini sanmıştın ama ,ilk zehirli okunu atmıştı bu esnada.İşte bak o parça burada .Toz toprak arasında kalmış bunca zaman ama o ok hala orda.Korkma bir seferde çek , kanamayacak bu defa.Tamaaam …işte bu kadar…Şimdi yerine yerleştirelim…harika.

Göğün rengi şimdi nasıl , daha bir mavi değil mi?

Hadi devam edelim.Bakalım nerelerde dağılmışsın.

Yollar nasılda kalabalık bu gün herkes bir yerlere yetişme telaşında, yüzlerde pazartesinin sıkıcılığı okunmakta.Ama epeydir senin için günlerin, saatlerin önemi yok değil mi,dilinde şairden mısralar,”bakma saatine iki de bir de,halin neyse saat onun saati ”Halin bahar olacak artık, unutma ,sen çağırdın bu şenliği aylarca.

İşte şurası o güzel çay bahçesi…Ağaçları ,dallarını yere kadar indirip masaları saklamıştı da, şehirden kaçtığınızı sanmıştınız ilk oturduğunuzda arkadaşınla.Ondan bahsetmiştin ilk defa .Aylar sonra içindeki zehirli sarmaşık sarınca her yanını ,sıkıştırmıştı hani kalbini.Bir nefeste çıkmıştı adı ağzından,nasıl olduğunu anlamadan.Diline kadar geldiğine göre çoktan kalbinin düştüğünü anlamıştı dostun,dur burada ,tehlike var dememişti sana.Bilakis sevinmiş, yüreklendirmişti seni,gerçi onun da gözleri kamaşmıştı aşkın ışığıyla.Eteklerinden çekiştirdi seni de gel dedi,su çok güzel ,yüzelim gönlümüzce ,bırak kendini suyun kaldırma kuvvetine , kasma ,bak bana ,mesela dün işten çıkınca nasıl güzel bir akşamdı onunla,anlatamam sana ,hadi,sen de açıl ,durma bu kıyıda…
Çalan şarkının kollarına bırak kendini , sana getirdiği şu şiirlere baksana , o da seviyor seni , inan buna. İşte o anda koca bir parçan düştü tam şu masanın yanında, o ağacın altına .

Sonra defalarca daha, arkadaşınla geldiniz buraya , kimi zaman sıcacık çayın şekerini karıştırırken eridi kelimeler ,kimi zaman soğuk bir suyun serinliğinde boy verdi içinizdeki yeşiller .Eğil şimdi,burada çok parçan var, hepsini tek tek topla , temizle üzerindeki kumu , denizin tuzlu suyu dağladı hepsini bunca zaman ,merak etme acımayacak,bismillah de dizilsin parçalar doğru yerlerine.

İşte son parçanın kaldığı yere geldik, otogara uzanan o yol…işte işte şurada gördün mü hala keskinliğini koruyor ,belki de en çok acıtacak lakin en çabuk iyileşecek parça bu olmalı.Çünkü bir seçiş var burada ,bir vazgeçiş,uzatılan kırmızı gülün koklanmadan daha soluşu gibi bir kabus gizli çamların arasında,derinlerde bir yere işlemiş tuz buz olmuş o kristalin sesi eşlik etmekte hatırana .Al onu ,o sesleri duydukça hiç acı duymayacaksın,seçti kaybetti, unutma.Bak nasıl güzel oturdu yerine bu parça .

Kalbin tamam, o kadar da zor değilmiş toparlanmak demiştim sana.Sıra geriye dönüşü engelleyecek adımlarda.

Hadi acele edelim,vakit ilerlemiş ,artık, saat benim saatim ,bulutlar çekilmişler ya, hissettirmeliyim aleme sıcağımı ,bir de senin yüreğine akmalıyım usulca . Gelmeyeceğini bile bile, aylarca beklediğin o pencerenin giysilerini değiştirmeye geldi sıra.

Şöyle beni içeri alan ,hüznü dışarıda koyan pembe çiçekli bir perde olsun bu sefer, yeşil fonları da olsun yanlarında ,her baktığında baharı,beraber gezdiğimiz ,içinin hüzünlerini boşaltıp kaldırımların taşlarına, kalbinin asli parçalarını topladığımız bu güzel günü hatırla .Resimler yap duvarlara, içinden an’a umut yollarını çiz, korkma.

Bir başkasını değil, artık kendini yaşa. Beni sana gönderen, içinin karanlıklarını aydınlığa tebdil eden , yüreğine bahar mevsimini getiren Halik’ının kudretine istinad ,hikmetine itimad et ki,zayii olma.

HANDAN GÜLER

18 Haziran 2009 Perşembe

SAMİHA AYVERDİ'DEN...


Dost’a…

"Dostum,inan bana ki sana içimi göstermek istemiyorum.Eğer boş bulunup bazı bazı bu işi yapıyorsam ,gene inan ki,tek penceresinde ışık olan bir ev gibi,esrar karanlıklarının ortasındaki bu tek ışık damlası,gönlüm çatısının ancak bir köşeciğini aydınlatır.
Eğer gene boş bulunup sana bir selam,bir söz armağanı gönderiyorsam,bu selamın,bu haberin suya aksini bırakmış bir ağacın hikayesinden hiç farkı yoktur.Nasıl o akiste ağacın her çizgisi mevcut,fakat ruhu gaipse,benim de sana gösterdiğim lafz ve haberde içimin ancak bir gölgesinden,bir resminden başka bir şey yoktur.
Amma ağacı ,gölgesini suya saldığı için nasıl ayıplamıyorsan ,beni de sana ister istemez içimden haberler verdiğim için hoş gör;kınama!" (Samiha Ayverdi-Yusufçuk-Kubbealtı yayınları)

Early grey çayımın enfes kokusuyla sarhoş oturmuşum kırmızı sallanan sandalyeme
Ney ile kanun beraberliğin zevkiyle mest,akıyorlar kulağımdan kalbime
Haziranın sıcağına aldırış etmeyen tatlı bir Ankara rüzgarı ,açık balkon kapısından içeri süzülmekte
Elimde "Yusufçuk",kalbimde yine doğru söylemiş,yaşamamışım ben terennümü...
Kelimeler tasvirden kisvelerin birini giyip birini çıkarıyor yazarın kaleminde.
Hüzün ve coşku durmaksızın köşe kapmaca oynuyor içimde.
"la ilahe illa ente subhaneke inni küntü minez zalimin" lafzı boğazımdan aşağı bir yerlere inmek telaşesinde.
Ara ara bir düşünce...İyi ki o var,bir fener olarak önümde ,karanlık gecede,dağdağalı bir denizde , kimbilir hangi balığın karnında
ne yapardım aldığı ışığı yansıtmasa üzerime ,karanlıklar içinde.
Sahil-i selamete beraber çıkabilmek duası ve ümidiyle...

HANDAN GÜLER

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin