9 Ekim 2009 Cuma

AŞKIN "O" HALİ...



AŞKIN “O” HALİ.

O Hal…OHAL…Olağanüstü hal…her şeyi belirleyen o hal…
Normali yıkıp hayatımızdan, tüm kuralları baştan koyan o hal.
Sınırları sınırsızlaştıran, yasağı mübah yapan…
İçimize saldığı zehir ile elden ayaktan düşüren hal …
Aşkın “o” haline düşmüş olmalıyım yine; sensizlikte kaybolduğuma göre.
İçim nasıl yanıyor anlatamam.
Yokluğun öyle acıtıyor ki canımı…
Ahhh, kelimeler, siz de çaresiz bekliyorsunuz içimde “o”nun dönüşünü, sarılıp bana sizdeki bağları çözüşünü.

Niye yetmiyor bana gün, güneş, hava, su, toprak…
Varsa yoksa “o”…
Her acıda benimle ağlayan “o”.
Cebinden çıkardığı mendiliyle yüreğimden akanı silen “içimdeki o”.
Benimle gülen, benimle gezen, benimle seven hep “o”.
Yalnızlığımın yoldaşı, kalabalığımın sırdaşı, kendimin tek arkadaşı yine “o”.

Gelişiyle saatimin işleyişini, kalbimin ritmini bozan “o”.
Giderkenki her adımıyla içimin saraylarına balyoz indiren beni evsiz barksız bırakan, gündüzümü gece, neşemi keder yapan “o”.

Tekrar döndüğünde, bir nefesiyle mevsimimi değiştiren, kelimelerini dizdikçe üst üste her seferinde daha güzel evler inşa eden, beni o evin içine yerleştirip varlığına müteşekkirim diyerek sarıp sarmalayan “o”.
Ama sonra saatine bakıp gitmem gerek, biliyorsun diyen gözlerle tüm ışıklarımı söndüren yine “o”.

Karanlığa, yokluğuna, içimdeki varlığı ile katlanabildiğim fenerim “o”.
“O”nun kırdıklarını toplayan, birleştiren “içimdeki o.”
Dışımdaki dünyayı görünmez kılan, beni devamlı sona doğru koşan zamanın akışından azad eden, hiç geçmez bir acının ortasında terk eden yine “o”.

İçim öyle acıyor ki, anlatmak istiyorum "o"na bu yakıcı hali, ama harfleri bırakmıyor parmaklarımın ucuna zihnim, onun da hali karışık belli .

Hem diyorum nerden bilecek ki, yükü ve yakıcılığı benim üzerimde olan bu hali

Hal anlatılabilir mi?

Aşk anlatılabilir mi?

Onsuz nefes alamayışımı hissedebilir mi?
Dumanına sığınışımı, sarsılışımı…yokluğunda içimdeki varlığına sarılışımı…
Orda, öylece kalışımı…Çalan şarkının koynunda sabahlayışımı…
Gözlerimdeki hüznü…Sadece aynadaki aksine gülümseyişimi görebilir mi?
Hasreti yükleyip kelimelerin cılız bedenine göndersem yüreğine, kapıyı bile çalamadan oracığa yığılan özlemimi görebilir mi yüreğinin gözleri?
Yoksa eline aldığı çalı süpürgesiyle, bertaraf mı eder dökülen kelimelerimi?

İçim çok acıyor, ama yine de acıtmak istemiyor onun içini.
Gözümde yaş dinmiyor, içime akıtıyorum kederimi niye, değmesin “o”na bir damla hüzün diye.
Bir tatlı tebessüm sarsın çehresini her daim muhabbetle, aşkın halleri bulaşmamışken üzerine.
Ben taşırım aşkın “O” halini,içim yansa da,sığınırım sonbaharın serinliğine.

Handan GÜLER



7 Ekim 2009 Çarşamba

KARANLIKTAKİLER...ÇAĞAN IRMAK'TAN...






KARANLIKTAKİLER…HEP DAHA KARANLIK KUYULARA MI DÜŞMELİLER?


Dün bir ilk gerçekleştirip hafta içi ve yalnız başıma sinemaya gittim.Film olarak Çağan Irmak’ın Karanlıklar filmini seçtim.Girip salona oturdum.Dokuz kişi vardı salonda ;
ikisi alışverişe yemek molası vermiş, sürekli bir şekilde bilumum çerez, meyve vs. gıdayı torbalarından çıkartıp takma dişlerle kemiren yetmişlik teyzelerdi.
Dört de genç vardı, çift olarak gelmişlerdi ve muhtemelen bir ıssız adam beklentisi içerisindeydiler, salonda koltuklarını ararken.
Önümde bir genç oğlan ve az ilerisinde de emekli bir amca hiç kıpırdamadan oturuyorlardı. Dünyanın karmaşasından kaçmak için buraya sığındıkları belliydi.
Ben de Aşık Veysel’in bir şiirinde,
"Bir kız ile karşılaştım/Göz aldatan bir sinema/Gözlerine baktım, geçtim/Ben de oldum bir sinema.
Göçler gider, katar katar/Kimi alır, kimi satar/Okun doğrulamış atar/Batan oklar, hep sinema.
Bir an evvel geçen halım/Gözünden kaçtı maralım/Felek, çeviriyor film/İşte büyük bir sinema.
Şaşar Veysel bu ne haldır/Hakikat da hep hayaldır/Hayat filime misaldır/İşler güçler hep sinema." dediği gibi hayat da filme misaldir düşüncesiyle koltuğumdaki yerimi aldım.
Televizyonda olsa asla seyretmeyeceğim reklamları gözümün içine soka soka sıraladı hepimizi her yandan kuşatan sistem. Bir de sürekli bir şey kemiren ve sık sık yorum yapan teyzelerin yanında zor bir film olacağı baştan belli olsa da yönetmen Çağan Irmak’tı, her şeye katlanılırdı.


Ama adı da Karanlıklar olan bir filmden neler beklenebilirdi. Ben söyleyeyim, aydınlığa çıkması, her gecenin sabaha ulaşması. Ama karşımızda Çağan Irmak var, unutmamalı.


Filmin kısa hikayesi şöyle:


“Korkularımız ve kuşkularımız aslen karanlıkta ortaya çıkarlar ve karanlıkta kaldığımız sürece asla terketmezler bizi” tezi üzerine kurulu film.”Kendini karanlık ile çevreleme durumunu “ anlatan filmin kahramanları, güneş görmeyen, gölgede bekleyen karakterler , tehlikeleri kendince dışarıda tuttuğuna inanan bir anne ile oğlu. Dışarıdaki başıboşluğu evinden kovarken, oğlunu da dışarıda tutmamak için çaba gösteren bir anne... Başlangıçta "garip" hal ve hareketlerine anlam veremediğimiz anne, etrafın kendisine yapıştırmış olduğu "deli" armasını da üzerinde taşımak zorunda!


“Egemen ise işyeri ve ev arasında kalakalmış, kendisini ifade etmeyi hayatı boyunca öğrenememiş bu sebeple insan ilişkilerinde sürekli olarak çatırdamalar yaşamış bir birey. Ona tam anlamıyla mağdur diyemiyoruz. Çünkü kendisini insanlara yabancılaştıran anlayış aynı zamanda kişiliğine de çamur sıçramamasını sağlamış. İş yerinde ve evde hava alamadığı için günden güne daha da ölüyor ve her geçen gün gölgelerin esiri oluyor. Patronuna duymuş olduğu ilgi de her geçen gün daha da artıyor. Etrafında kendisini gerçek anlamda yakın hissedebildiği hiç kimse olmadığı için de bir süre sonra patlama noktasına geliyor. “


Oldukça yavaş akan filmde karakterlerin sıkıntısını kameranın usta kullanımları, ışığın oyunları ile içinizde hissediyorsunuz. Bir anda aynı nefes alamamayı, insanların nice karanlıklarda debelenip durduğunu fark ediyorsunuz.Sonra bir daha içine doğduğumuz toprakların mayasını taşıdığınıza, filmdeki karakterlerin düştüğü karanlıkları tatmayışımıza, kalbimizi o ışıkla aydınlatan hakikate, Hakikatin Sahibi’ne şükrediyorsunuz, en azından ben bu hislerle doldum ve film boyu hadi Çağan Irmak , elindeki feneri taşa çal ve etraf birden aydınlansın, hadi kendini de bu insanları da karanlıkta bırakma diye yalvardım.
Ama nafile, usta yönetmen yine doğru resmetmişti sıkıntıyı, kadrajları mükemmeldi, oyuncusu başarılı lakin senaryo yine baltayı taşa vurmuş, karanlıklara saplanıp kalmıştı.


Film boyu karanlıktakiler, hep karanlıkta kalmak zorunda mı? Sorusu beynimin çeperlerine çarpıp durdu.Bir şeyler eksikti filmde ama ne?
Ortada ne kendi kültürünü yaşayabilmiş ne de ondan tamamen koparak batılılaşabilmiş, inancın o güzel ferahlığını da tadamamış bahtsız insanların karanlığı sergileniyor, acıları unutmak için içkiye ve sonunda maalesef ki, esrara başvuruluyor, geçici olarak acıları unutturulan ve insanın ancak kafası iyiyken mutlu olduğu resmi ile film bitiriliyor.


Karanlıktakiler filmi, dejenere olmuş, yorulmuş insanların resmini çekiyor ve onları daha büyük bir karanlığın içine yuvarlayıp orada bırakıyor.


Karanlıkları yırtacak pencerelere ihtiyacı var filmin, yani senaristin.
Sorduğu ama karanlığında daha da kaybolduğu karanlıklardan kurtaracak ışık dilerim ki tez zamanda bulur ruhunu Çağan Irmak’ın.
Açılarını çok iyi ayarladığı kamerasını umarım bir gün cevapların arandığı, önyargıların arkaya atıldığı, görünmez sınırların kaldırıldığı yöne çevirir de bize kalbin zümrüt tepelerinde gezinirken çektiği filmlerde cevapları da sunar yetenekli yönetmen.


Şu hususları tekrar beyan etmek istiyorum, film planları o kadar güzel ki iç sıkıntısını, hayata sıkışmışlığı çok güzel yansıtıyor.Vapurdaki sahneler, motor üzerindeki çekimler muhteşem. Kalabalıklarda yalnızlığı çok iyi resmediyor ve şunu söylüyor her insan bir alemdir.Ben de diyorum ki, her alem de kendini keşfetmeli, hayatın üç boyutuna sıkışıp kalmamalıdır.Elbette her film bir şey söylemek zorunda değildir.Resmi çekmesi ve doğru olarak yansıtması önemlidir.Bu sağlandığında sinema salonundan çıkan kişi bıraktığı yerden devam etmemelidir hayatına.Gördüğü resmin üzerine düşünmeli, hayatın, varoluşun sebepleri üzerine kafa yormalı ve film beyninde domino taşı etkisi yapabilmelidir bence, tabi gişe başarısı amaçlanmamış, sanat öncelenmişse.Ki, bu filmde gördüğümüz de budur, esas kız esas oğlan güzel-yakışlı değil, mekanlar eğlenceli sunulmamıştır.Fragmanına koyulacak aşk(!) sahneleri de barındırmayan bu film, gözyaşına boğacak derin aşk acısı da barındırmamaktadır.
Öyle ki, bir iki hızla geçen ayrıntı olmasa filmin İstanbul gibi dünyanın en güzel şehirlerinden birinde çekildiğini anlayamayacağız.
Hatta fragmanını izlediğimde Fatih Akın’ın şu, Almanya’da çektiği, içinde iki toplum arasında kalan ve batılılaşmayı mayasına yediremeyen ruhların yoğun bunalımını barındıran filmlerine benzetmiş, herhalde orada çekildi demiştim.Yani seyirciyi dinlendirecek manzaralar kullanılmamış bu filmde.İki kez deniz görünüyor o da adamın uçurumun kenarına gelmesiyle.
Anne çok çirkin, yaşlı, ışık ve makyajla daha da itici hale getirilmiş bir kadın (ama çok iyi oyuncu )
İnsanı kadından yada yaşlanmaktan tiksindirebilecek kadar kötü, sadece bu görüntüler bile karanlığa itiyor ruhu.


İşte bu karanlık filmde o anneyle yaşamak gerçekten çok zor ama iyiliğini kaybetmiyor adam
sonunda ne olacak acaba diye beklerken arka sokalardan esrar bulup annesinin sigaraları içine sarıp bütün gece kafa bulmasını sağlıyor kendi de şarapla beraber bolca esrar içiyor.Kadının korkuları ve bunca aklını yitirmesiyle ilgili olarak burada zihninden açılan bir pencerede geçmişe gidilip bilgi veriliyor.
Meğer kadın genç bir kızken kaçırılıp günlerce tecavüz edilmiş, sonra dönüp evine geldiğinde aile bunu herkesten saklamış, hamile kaldığı anlaşılınca kapıcıyla 3 ay süren sahte bir evlilik yapılarak güya ailenin namusu temizlenmiş ama kadın ruhen bir daha hiç düzelememiş, yaşaması için tek sebep olan oğluna bağlanmış ve onu boğacak derecede koruyucu bir anne olmuştur.Yalanlarla başlayan bir özgeçmişten sıyrılamayan kadın kendine sahte bir dünya kurmuş ve içine sadece oğlunu almıştır.Filmin sonlarında, kadına söyletilen ve afişe de taşınan tek cümle ” Ölmek kolaydı ama sen vardın” olmuş.Aşırı baskıcı bir anne var önce kızıyor, hallerinden iğreniyor ama sonra sebeplerini öğrenince acıyor, üzülüyorsunuz.
Ama sonunda ikisinin de kafası esrarla iyiyken motora atlayıp karanlığa doğru ilerlemelerine daha da karanlığa düşürülmelerine bir anlam veremiyorsunuz.


Gönül kapılarına vurulan kilitleri ışıkla kırdırmasını bekliyorsunuz senaristten.Ama nafile, dilerim bir dahakine diyerek çıkıyorsunuz girdiğiniz karanlık dünyadan alışveriş merkezinin ışıltılı, yalan, zengin, görünüşte mutlu dünyasına.
Yanımdaki teyzelerin her şeye bir yorum yapan homurtularına, sevgilisiyle gelen şımarık kızların bir daha gelmeyelim böyle eğlencesiz filme aşkımmm sözleri arasında, uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece, ulaşmak için menzile gidiyorum gündüz gece ,çalıyor zihnimin odalarında, ve Aşık Veysel’in mısraları düşüyor dilimden; “ Hakikat da hep hayaldır/Hayat filime misaldır/İşler güçler hep sinema."


Bu filmden bana kalan mı, sadece hüzün...insanların bunca karanlığına hüzün…Işığa bu kadar ihtiyaç duymamıza rağmen anadoluyu mayalayan kaynaklara yönelmek yerine, gözünü çoktan doğuya dikmiş batının eskiliklerinde debelenmemizin hüznü.
Gün gelecek güneş batıdan doğacak demişler ya, galiba doğudan yükselen hakikatin çığlığı batıdan sinince üstümüze dağılacak karanlıklar içimizde.
Işığın gelip karanlıklarımızı boğması dileğiyle…


HANDAN GÜLER

İKİ KAPILI BİR HANDA GİDİYORUM GÜNDÜZ GECE...


FAZLA SÖZE NE HACET...

6 Ekim 2009 Salı

HEY MİLLETTT!


İSTANBUL İÇİN SÖYLEŞİ, MİLLET İÇİN İFTİHAR VAKTİ:)))

ANADOLU MAYASI ADLI 13 BÖLÜMLÜK ULUSLARARASI BİLİM ADAMLARININ KATILIMLARIYLA HAZIRLANAN BELGESELİN YAPIMCISINDAN AYNI ADLI SÖYLEŞİ SERİSİ BAŞLAMAKTADIR.

SUFİZM, ANADOLU ERENLERİ VE BU TOPRAKLARI MAYALAYANLARIN HİKAYELERİNİ DİNLEME, BİR BİLGELİK ŞÖLENİNE KATILABİLME İMKANI ŞİMDİ AYAĞINIZA GELDİ.

YARIN İÇİN KİMSEYE RANDEVU VERMEYİN DİYE BUGÜNDEN HABERDAR EDEYİM İSTEDİM SİZİ.

HADİ YİNE İYİSİNİZ ARZIN KALBİ İSTANBUL'UN SAKİNLERİ:))))

Sadık Yalsızuçanlar 7 Ekim Çarşamba günü saat: 20:00'de Pendik Belediyesi Mehmet Akif Ersoy Sanat Merkezi'nde "Anadolu Mayası" söyleşi programına başlıyor. Yalsızuçanlar her ayın ikinci ve dördüncü çarşambası Pendik'te sevenleri ile buluşacak. Programın tanıtım metni aşağıdadır:

‘Gönül deniz, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur’

Türk edebiyatın saygın ve etkili kalemlerinden Sadık Yalsızuçanlar, Anadolu Mayası ile nicedir hasretini çektiğimiz lakin ulaşamadığımız türden bir bilgelik şölenine davet ediyor bizleri…

Anadolu’nun ruhunu oluşturan kültürel ve estetik unsurlar, kişiler, eserler etrafında her ay bir kültürel-tarihsel gezintiye çıkacaksınız. Sadık Yalsızuçanlar’ın dilinden bu kadim toprakların büyük hikayesini kuran, Anadolu mayasını mayalayan kişilerin, eserlerin hikayelerini dinleyeceksiniz.

Tarih: 07 / 28 Ekim 2009
Yer: Pendik Mehmet Akif Ersoy Sanat Merkezi
Saat: 20:00

HADİ BİR DE GÜZEL BİR PARÇA GELSİN:
ERKAN OĞUR'DAN KEMAN EŞLİĞİNDE BÜLBÜLÜM ALTIN KAFESE KOYMUŞLAR...



5 Ekim 2009 Pazartesi

İYİ Kİ DOĞDUN ARKADAŞIM:))


Bu gün biraz gerilere gidiyoruz, liseden can dostum Müberra'nın doğum günü bu gün.Bir de o yıllarda popüler olan standupçı Cem Özer'in de doğum günü bu tarih olmalı.
Ne uzun telefon görüşmeleri yapardık Müberra'yla okuldan yeni geldiğimiz saatlerde başlardı bu ,siz akşama kadar birlikte değil miydiniz, ne buluyorsunuz bu kadar konuşçak diye söylenirdi büyüklerimiz, aldırış etmez konuşur, gülüşürdük. Üniversite yıllarında farklı şehirlere savurunca kader uzun uzun yazışmaya başladık bu sefer, hala en kıymetlilerim arasındadır elle yazılmış mektupları. Artık mail var, mertlik bozuldu.O posta kutusuna bakma heyecanı parmaklarımızın ucunda saniyelik bir merak olarak kaldı bu gün elimizde. Bu da güzel ama sevdiğin birinden mektup beklemek, beklerken içindeki sevgiyi büyütmek de çok güzeldi.



Benim güzel arkadaşım doğum günün kutlu olsun. Nice yıllarda dostluğumuz baki kalsın. İyi ki vardın, iyi ki varsın.
Sana Arkadaş parçasını hediye ediyorum bu gün. Severiz bu parçayı biz.(Amma radyocuyduk, istek parçalrımıza yetişemezdi dj'ler:)))

Bir de o yıllarda çok okuduğumuz bir şairden Ümit Yaşar Oğuzcan'dan bir şiir var bugün,senin için:

BİR DOST İÇİN SONE

Maruzatım odur ki;en iyi bir dostsun
Dağların doruğunda bir çiçek kadar iyi
Sen karanlıkta yüzümüzü ağartan ışık
Resimlerin duvarlarda şakır kuşlar gibi

Sen O'sun her zaman yalansız olan sevgisi
Saksıları sulayan,vazolara can katan
O en koyu,en çaresiz gecelerde bile
Yeri,göğü bir merhabasıyla aydınlatan

Sen O'sun sevince boğan bütün kederleri
Solan,kuruyan,bir çiçek gibi ağlayansın
Ve esen dost bir imbatsın akşamüzerleri

Kalan bir gün gibi yazdan,öyle Haziransın
Yalan değil,biz ne arayıp sende bulduksa
Mutluyuz,dostça gönül tahtına kurulduksa.

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN






4 Ekim 2009 Pazar

SEN VAR MIYDIN YA DA BEN NEREDEYDİM ZAMANIN KOLLARINDA...


ELVEDA…

Biz seninle hiç yürümedik elele.
Bakmadık güneşe, bulutlara, yeşile farklı bir gözle.
Kırlara gitmedik, sınırsızca koşabileceğimiz.
Papatya falı için koparmadık çiçekleri.
Adımızın baş harflerini kazıyıp kalp içine aldığımız bir ağacımız yoktu hiçbir şehirde.
Boğazı seyretmedik, kaybolmadık dalgaların huzurlu serinliğinde, el sallamadık geçen gemilerde uzaklara gidenlere.
Uludağ’a gidip kayak yapmadık hafta sonu tatillerinde.
Teleferikle çıkmadık yükseklere, şehri seyretmek için İzmir’de.
Zeytinin yağlısını yemedik Muğla’da, Edremit’te.
Denizin mavi sonsuzluğuna bırakmadık kendimizi Marmaris’te, Bodrum’da, Antalya’da.
Kumsalda mehtabı seyretmedik gecenin ılık rüzgarıyla.
Yalnızlığın koynunda yattık sabahlara kadar, kitapları yastık, ders notlarını yorgan bildik.
Uykusuz gözlerle dolaştık ortalarda, sınavlara girdik çıktık bolca.
Gülleri koklayıp kurutmadık sayfalar arasında.
Şiirler okumadık gözgöze.
Soru çözdük, sorun çözdük, bir aşkı çözemedik biz seninle.
Yüreğin çığlık atarken gözlerime, sessizdin yine, akarken ince bir sızıyla gönülden gönüle, kapadık algılarımızı gerçeğe önce.
Sen benim saçlarımı okşamadın hiç, kokusunu duymadın.
Papatyalardan taç yapıp takmadın baharda, solup gitti papatyalar ayaklar altında. Ama sonbaharda bile bahar neşesini taşıdık yüreğimizde .
Karların erimesiyle kabaran nehirler gibiydik zaman içinde.
Ben senin üstünü örtmedim hiç ince bir battaniye ile kitabın elinde uyuyup kalmışken kanepede.
Kravatını düzeltmedim kapıdan çıkarken “Kendine dikkat et.” deyip emanet etmedim Sahib’ imize.
Sarılmadım boynuna her sabah yeni bir özlemle, kapıyı kapatmadım ardından yüreğime verdiğin söze güvenle.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Ama biz seninle ne çok şey paylaştık bir bakıma:
Oturur sohbet ederdik saatlerce, usanmadan, sıkılmadan gündüzlerde.
Bizi teğet geçer, kurtarırdık dünyayı bir kalemde, ezberlenmiş repliklerle.
Çayımızı yudumlardık sonra, sıcak, muhabbetle demli, tomurcuk kokulu.
Akşamlarda buluşurduk hayali, şiirin sıcağında ısınırdık bir hayli.
Rüyalarda gezinirdik saatler ilerledikçe gecede, anlatırdık sabah olduğunda neşeyle.
Biz seninle ne çok şey paylaştık aslında.
Biz seninle hiç yürümedik el ele sokaklarda, buluşmadık kuytularda.
Ama yürüdük zaman içinde şehirlerden şehirlere.
Durmadık, duramadık durmamız gereken yerde.
Biz seninle hiç yürümedik el ele, gökyaşları yağarken üzerimize .
Bakamadık göz göze, söyleyemedik ekleyerek sözü söze.
Yaşama karşı söyleyemediklerimizi yükleyince sahte kelimelere kalpler daha fazla dayanamadı bu yüke ama göstermedik gözyaşlarımızı birbirimize.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Ama kulak verince yüreğin sesine, duyunca aşkın tik taklarını, sırt sırta verip adımlarımızı uzaklaştık bir çırpıda.
Gerçekler acı gelmişti anladığımızda, sebep oldu korkup kaçmamıza.
Duyulmaz olur derler kalbin çığlıkları kilometreler zamanla girince kolkola. Gözden uzak olan gönülden de uzak olur demişler ya, elveda.
Biz seninle ne çok şey paylaştık aslında.
Sadece aşkın dalgalı denizinden sevginin güvenli sahiline çıkamadık usulca, boğulduk serin sularda.
Biz seninle hiçbir şey yaşamadık aslında.
Sen var mıydın ya da ben neredeydim zamanın kollarında.
Elveda…”

HANDAN GÜLER



1 Ekim 2009 Perşembe

HEY GİDİ ANKARA HEY...BENİ DE BENZETTİN YA KENDİNE...


Bu gün 1 Ekim 2009
Yeni bir ay başlıyor...Eylül zor geçti, ülkede, şehirde, özelde...
Dileğim yeni ayın güzelliklerle gelmesi...
Şair gibi diyelim biz de:

"Bismillah der başlarım bu şiire
bu şiir götürür beni götüreceği yere
evvela selamlarım
görüneni, görünmeyeni
bilineni, bilinmeyeni "

Bismillah deyip "Ankara" şiirine kulak verelim:

LinkWithin

Blog Widget by LinkWithin